KEFFARETLER

YEMİNLER

EVLİLİK

BOŞANMA

SİYER-İ NEBİ

TEMİZLİK / TEHARET / DİYANET(DİB) FETVALARI

ADAK VE YEMİN / DİYANET(DİB) FETVALARI

DUA VE ZİKİR / DİYANET(DİB) FETVALARI

KADINLARA ÖZEL HALLER / DİYANET(DİB) FETVALARI

MİRAS VE VASİYET / DİYANET(DİB) FETVALARI

YİYECEKLER ve İÇECEKLER / DİYANET(DİB) FETVALARI

BİDAT VE HURAFELER / DİYANET(DİB) FETVALARI

10.200 SORULU-CEVAPLI MÜLAKAT SORULARI

1-Kur’an-ı Kerim ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

2-Tecvid ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

3-Tefsir ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

9-Hadis ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

12-Kelam ve Akaid ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

14-Hac ve Umre ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

16-Peygamberler ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

21-Siyer-i Nebi ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

28-Genel Kültür ile ilgili SORULAR VE CEVAPLA

31-MÜFREDAT

Kelam-Akaid İle İlgili Kavramlar

KELAM-AKAİD İLE İLGİLİ KAVRAMLAR

&Ab-ı Hayat: İçene ölümsüz bir hayat verdiğine inanılan suya denir. Hayat kaynağı, ‘’ab-ı hayat’’ Kehf suresinde geçer.

&Ab-ı Kevser: Cennette Kevser ırmağının adıdır.

&Akaid İlmi: “Gönülden bağlanılan, düğüm atmışçasına sağlam inanılan şey” demektir. “İslâm dininde inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümleri” anlamına gelmektedir. Dinin temel kural ve hükümlerini oluşturan iman esaslarından bahseden ilme denir.

&Amel: İradeye dayalı işe, davranışa, eyleme, tasdik ve ikrara denir.

&Atvar-ı Seb’a: Kelime olarak “yedi tavır” anlamına gelen atvâr-ı seb’a, bir tasavvuf terimi olarak nefsin; emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziyye ve kâmileden ibaret yedi tavrı anlamında kullanılmaktadır.

&Atiye: Hediye, bahşiş, lütuf ve ihsan anlamına gelir.

&Acbü’z-Zeneb: İnsanın kuyruk sokumu kemiğine denir. İnsanın ilk yaratılışında ve öldükten sonraki dirilişinde bedenin özünü oluşturduğu kabul edilen maddedir. Peygamber Efendimiz:  “Bütün Âdemoğullarını toprak yiyecektir, acbüz-zeneb müstesnâ. Her Âdemoğlu bundan yaratılmıştır ve bundan terkib olunacaktır” buyurmuştur

&Âdil-i Mutlak: Mutlak ve hakiki adalet sahibi

&Adem: Sözlükte “yokluk, hiçlik, varlığın zıddı ve varlığın yaratılmasından önceki hal” anlamına gelen adem, tasavvufta, “mâsivâ, zulmet, bâtıl, çirkin” anlamında kullanılmaktadır.

&Adetullah: Allah’ın kanunu, sünneti anlamına gelir.

&Ashâb-ı Yemîn: Amel defterleri cennetliklere sağdan verilir. Defterin sağdan verilmesi bir müjdedir. Defteri sağdan verilenlere Ashâb-ı yemîn denir.

&Ashâb-ı Şimâl: Amel defterleri cehennemliklere soldan veya arkadan verilir. Soldan verilmesi ise azabın habercisidir. Soldan veya arkadan verilenlere Ashâb-ı şimâl denir.

&Ashab-ı A’râf: A’râf ehli demektir. Sevapları ile günahları eşit olduğu için henüz cennete giremeyen ancak cennete girmeyi uman mü’minlerdir.

&Ashâb-ı Cahîm: “Cahîm” Kur’ân’da zikri geçen yedi cehennemden biridir. Çok şiddetli ve sürekli yanan kızgın ateş, çok sıcak yer demektir.

&Ashâb-ı Cennet: Cennet halkı demektir. Bu tabir, Kur’ân’da 12 defa geçmiştir.

&Ashâb-ı Eyke: Eyke halkı demektir. “Eyke” kelimesi, sık ormanlık anlamına gelir.

&Ashâb-ı Ferâiz: Kelime anlamıyla “hisse sahipleri” demek olan ashab-ı ferâiz, fıkıhta mirastan hisseleri belirlenen kişileri ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. İslâm miras hukukunda belirli pay sahibi mirasçılara denir.

&Ashâb-ı Fîl: Fil sahipleri demektir.”Ashab-ı Fîl” ile kastedilenler, Habeşistan Kralı Necaşî’nin Yemen Valisi Ebrehe ve ordusudur.

&Ashab-ı Suyuf: Bizzat harbe iştirak edip kılıçları ile cihad edenlere denir.

&Ashâb-ı Hıcr: Hıcr halkı demektir. Hıcr, Şam ile Hicaz arasındaki bölgenin adıdır.

&Ashâb-ı Karye: Şehir veya köy halkı demektir. “Ashâb-ı Karye” tabiri, Kur’ân’da sadece Yâsîn sûresinin 13. âyetinde geçmektedir.

&Ashâb-ı Kehf: Mağara halkı, mağara sahipleri demektir.

&Ashâb-ı Kubûr: “Kubûr”, “kabir” kelimesinin çoğuludur. “Kabir”, ölen insanların gömüldüğü yere denir. Türkçe’de kabir, ziyaret edilen yer anlamına gelen “mezar” sözcüğü ile ifâde edilmektedir.

&Ashâb-ı Meyden: Medyen halkı demektir. Medyen, Akabe körfezinden Humus vadisine kadar uzanan bölgenin adıdır.

&Ashâb-ı Meymene: “Meymene”; bereket, saâdet, mutluluk ve uğurluluk demektir. Sağ taraf ve sağ kol anlamına da gelir.

&Ashâb-ı Meş’eme: “Meş’eme”, uğursuzluk demektir. Sol kol anlamına da gelir. “Şimal” kelimesi ile anlamdaştır.

&Ashâb-ı Nâr: “Nâr” ateş demektir. Cehennemin isimlerinden biridir. “Ashâb-ı Nâr” tabiri; ateş halkı, cehennem halkı demektir.

&Ashâb-ı Ress: Res halkı, Ress’liler demektir. Ress sözlükte “bir şeyin evveli, başlangıcı, kuyu, maden, alâmet, eser, kalıntı” anlamlarına gelir.

&Ashâb-ı Sebt: “Sebt” cumartesi, “Ashâb-ı Sebt” de cumartesi halkı demektir. Bu ifade ile, cumartesi yasağına uymayan, deniz kıyısındaki bir sahilde yaşayan bir grup Yahûdi kastedilmektedir.

&Ashâb-ı Sa’îr: “Sa’îr” Kur’ân’da ismi geçen yedi cehennemden birinin adıdır. Alevli, çılgın ateş demektir.

&Ashâb-ı Sefîne: Gemi halkı demektir. Bundan maksat, Nuh (a.s.)’ın gemisine binerek tufandan kurtulan mü’minlerdir.

&Ashâb-ı Suffe: Ashâb-ı Suffe, suffe halkı demektir. Suffe sözlükte “sofa, revak, üzeri örtülü geniş ve yüksek yer” gibi anlamlara gelir. Rasul-i Ekrem (s.a.v)’in mescidinde devamlı oturanlardır.

&Ashâb-ı Uhdûd: “Uhdûd”; hendek, yarık demektir. Hendek halkı anlamına gelen Ashâb-ı Uhdûd ile maksat, mü’minleri ateş dolu hendeklere atarak yakan kimselerdir.

&Ahiret: Sözlükte “sonra olan ve son” gün anlamına gelen âhiret kavramıyla hem bu dünyanın sonu, hem de ölümle başlayan dünya hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir. Kıyametin kopmasından sonra başlayan ve sonsuza kadar devam edecek olan cennet ve cehennem hayatıdır

&Ahsenü’l-Hâkimîn: Allâh’ın sıfatlarından olan bu tabir, hükmedenlerin en iyisi demektir. (bk. Hâkim)

&Ahsenü’l-Hâlikîn: Allah’ın sıfatlarından biri olup, yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en güzeli, en iyisi demektir.

&Âhir: Allâh’ın sıfatlarından birisi olup, sonu olmayan, ebedî demektir.

&Âhir Zaman: Dünyanın sonu anlamında kullanılan bir kavramdır.

&Âhiretin Varlığının İspatı:  Bu konuda tek bilgi kaynağı vahiydir. Kur’an’da ve sahih hadislerde ne haber verilmişse onunla yetinilir.

&Akaid: Bir dinin inançlarının ve kurallarının tümüne denir. Allah ve onun sıfatları, Kur’an, peygamber ve ahiret bu ilmin mevzusudur.

&Akâid İlmi: Akâid “akîde” kelimesinin çoğuludur. Akid ise sözlükte düğüm bağlamak, düğümlemek ve kesinlikle inanılan şey anlamlarına gelir.

&Alameti Suğra: Din hususunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, içki içmenin ve fuhşiyatin çoğalması, öldürme hadiselerinin artması gibi kıyametin ilk alametlerinin genel ismidir.

&A’lâ (Alî, Müte’âl): Allah’ın sıfatı olarak a’lâ; yüce, en yüce, en şerefli; alî, şânı, kadri yüce ve kudreti büyük olan; müte’âl, pek yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh olan, gücü ile her şeyden üstün olan demektir.

&Alî: Allâh’ın sıfatlarından biri olan alî, şânı, kadri yüce ve kudreti büyük olan demektir.

&A’lem: Allâh’ın sıfatlarından biri olan a’lem, daha iyi bilen, en iyi bilen demektir.

&Âlem: İlim kökünden türeyen alem sözlükte; “belli eden, bildiren, iz, alâmet, işâret ve nişan” anlamlarına gelir. Allah’ü Teâlâ’dan başka her şeye, Allah’ü Teâlâ’nın yarattığı şeylerin hepsine, kâinata, varlıklara denir. Alâmet ve nişan koymak anlamındaki a-l-m kökünden türemiş olan âlem, yaratıcının varlığına delalet eden, onun bilinmesini sağlayan şeye denir.

&Alem-i Emr: Madde olmayan ve ölçülemeyen âleme denir.

&Âlî İsnat – Nâzil İsnat: Âli isnat, hadisi en kısa yoldan Hz. Peygamber’e ulaştıran sahih isnattır. Nâzil isnad, âlî isnâdın karşıtı olup, hadîsi Hz. Peygamber’e çok râvi sayısı ile ulaştıran isnattır.

&Âlim (Alîm, Allâm, A’lem): İşaretlemek, üst dudağı yarılmak, bilmek, anlamak, tanımak hakîkatini idrâk etmek anlamlarındaki a-l-m kökünden türeyen âlim; bilen, anlayan, tanıyan demektir.

&Âmentü: Ehl-i sünnet inancı açısından mü’minlerin îmân esaslarını ana hatlarıyle ifâde eden özel bir kavramdır. Arapçada “âmene” fiilinin birinci tekil şahsı olup Türkçe karşılığı “îmân ettim” demektir.

&Anîd: Yoldan ve haktan sapmak, inat etmek, karşı çıkmak ve muhalefet etmek anlamındaki unûd kelimesinden türeyen anîd, bile bile hakkı reddeden, azgın, doğru yoldan sapan, Allah’a itaat etmeyen, haddi aşan ve zorbalık yapan kimse demektir.

&Anasır-ı Erbaa: Dört temel unsur demektir. Maddelerin asıllarını teşkil ettiği kabul edilen dört unsur; toprak, su, hava ve ateştir.

&Araz: Sonradan veya tesadüfen ortaya çıkan, varlığı devamlı ve zorunlu olmayan şeklinde tanımlanan bir kavramdır.

&Ârif: Sözlükte “bilen, tanıyan, halden anlayan, vâkıf ve âşina olan” gibi anlamlara gelen ârif kelimesi bir tasavvuf terimi olarak manevî tecrübeyle mârifet ve hakîkat mertebesine erişen kimse anlamında kullanılmaktadır.

&A‘râf: “Dağ ve tepenin yüksek kısımları” anlamına gelen a‘râf, cennetle cehennemin arasında bulunan sûrun ve yüksek kısmın adıdır.

&Arif-i billâh: Cenab-ı hakk’ı sıfat fiil ve zat tecellileri ile ve hakkıyla tanıyan, bilen kimseye denir.

&Asim: Kendisini günahlardan men edip hak ve ismetli(günahsız) tutmak demektir.

&Arş: Ölçü ve sınırını insan aklının kavrayamayacağı, gerçek içeriğini sadece Yüce Allah’ın bildiği, bütün âlem denilen yeri, gökleri, cenneti, cehennemi, sidreyi, kürsiyi kaplayan ilâhî taht ve hükümranlık demektir.

&A’raf: “Dağ ve tepenin yüksek kısımları” anlamına gelen, cennetle cehennemin arasında bulunan sûrun ve yüksek kısmın adıdır. Herhangi bir peygamberin tebliğini duymamış olarak ölen insanlarla, küçükken ölen müşrik çocukları burada kalacaklardır. İyi ve kötü amelleri eşit olan müminlerdir. Bunlar cennete girmeden önce cennetle cehennem arasında bir süre bekletilecekler, sonra Allah’ın lütfüyle cennete gireceklerdir.

&Arasât: ”Arsa” kelimesinin çoğulu olan “arasât”, sözlükte, üzerinde bina bulunmayan boş arazi anlamındadır.. Din dilinde, kıyametin kopmasından sonra diriltilecek olan insanların, dünyadaki inanç, söz, fiil ve davranışlarından sorguya çekilmek üzere sevk edilecekleri yerin adına denir. Bu mekâna Mahşerve mevkıf de denir. Kur’ân’da geçmeyen bu kelime, hadislerde sözlük anlamında kullanılmaktadır.

&A’râz: Sözlükte “işaret, belirti, tesadüf, hastalık, felaket, ansızın başgösteren, varlığı devamlı ve zorunlu olmayan durum” anlamına gelir.

&Ashâb-ı Şimâl:  ’’Amel defteri soldan veya arkadan verilenler’’ manasına gelir, cehenneme gidecek olanları ifade eder.

&Ashâb-ı yemîn:  ’’Amel defteri sağdan verilenler’’ manasına gelir, cennettekileri ifade eder.

&Âsi: İsyân eden anlamındadır. Terim olarak ise Allah’ın emir ve buyruklarını yerine getirmeyen, yasakladığı şeylerden kaçınmayan günahkâr kimse anlamında kullanılmaktadır.

&Âsim: Günahkâr demektir.

&Âzife: Yaklaşmak, acele etmek ve çabuk olmak anlamlarındaki “ezef” kelimesinden türeyen, sözlükte “yaklaşan” anlamına gelen “âzife” kelimesi, Kur’ân’da Kıyamet gününe verilen bir isimdir.

&A’yân-ı Sâbite:  Bir tasavvuf kavramı olarak; “dış âlemde var olan eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah’ın ilminde bilgi olarak mevcudiyeti, ortaya çıkan varlıkların Allah’ın ilmindeki gizli hakikatleri, mahiyetleri” anlamına gelir.

&Ayne’l Yakîn: Göz ile görür derecesinde müşahade ederek bilmedir. Duyu organlarının deney ve gözlemlerine dayanarak elde edilen bilgiye denir. Yani gözle görür derecede müşahede ederek bilmek.

&Ayetül Kübra: Kâinat anlamına gelmektedir.

&Azâzil: Yahûdi ve Hristiyan kaynaklarında azâzel, azâel, hazazel şeklinde geçmektedir. İslâmî literatürde şeytan veya iblisin bir diğer adı olarak kullanılan azâzil kelimesi Kur’ân’da ve hadislerde geçmez.

&Batînıyye(Bâtınîlik): Vâdiye girmek ve yürümek, içine nüfuz etmek, içini ve iç yüzünü bilmek, karnı büyük olmak, gizli olmak, malı çok olmak anlamlarındaki “b-t-n” kökünden türeyen Bâtınıyye, bâtınî görüşü esas alan düşüncenin adıdır.

&Bârr: Allah’ın sıfatlarından biri olup, kullarına iyilik yapan, çok lütufkâr (latîf), çok merhametli (rahim), çok şefkatli (raûf) demektir.

&Ba‘s: Dirilme, gönderme ve sevk etme anlamlarına gelir. “Öldükten sonra tekrar dirilmek” anlamına gelen âhiret hayatının en önemli devrelerinden biridir. Kıyametin kopmasından sonra İsrâfil (a.s.) sûra ikinci defa üfürecek ve bütün canlı yaratıklar tekrar diriltileceklerdir. Ehl-i sünnet inancına göre tekrar diriliş, hem beden hem de ruh ile olacaktır. Buna göre insan, öldükten ve çürüdükten sonra, Allah, onun bedenine ait aslî parçaları bir araya getirecek (veya benzerini yaratacak) ve ruhu buna iade edecektir.

&Berzah: Engel, perde, iki şey arasındaki sınır, iki su arasındaki dil demektir. Kur’an’da, ölülerin dünya hayatına dönmelerini engelleyen sınır. Ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam eden hayata denir. ’’Kabir hayatı’’ demektir. Ölümden Mahşerdeki dirilişe kadar süren hayat kabir/ Berzah hayatıdır.

&Belam: Hakki gizleyen din adamına denir. İnsanları Allah adını kullanarak aldatan, heva ve heveslerini tatmin için “Tevhid Akıdesini” tahrip eden, islam topraklarında kafirlerin istilasını hazırlayan güç, Allah’ın indirdiği hükümlere karşı ayaklanan ve İslam’a küfreden yönetimlerle (yani tağuti güçlerle) din adına uzlaşan ve müslümanları da Allah adını kullanarak aldatan, (Ku’an’daki ifadeyle:  Köpek sıfatlı) kimselerin ortak ismi, Bunlar çok dindar görünmekle beraber, tağuta itikad ve iman etme noktasında titizdirler. Bu özelliklere sahip olan kişilere denir.

&Berki Hatif: Sırat köprüsünden göz kamaştırıcı şimşek gibi geçip cennete girecek olanlara verilen addır.

&Belhüm Adal: Kuran-ı Kerim’deki ‘’Hayvandan aşağı’’ manasında bir tabirdir.

&Beyne’l-havfi ve’r-reca: İnsanın korku ile ümit arasında olmasını ifade eden bir deyimdir.

&Bezm-i Elest: Farsça’daki “sohbet meclisi” anlamına gelen bezm sözcüğüyle Arapça’da “ben değil miyim” anlamındaki çekimli bir fiil olan elestü’den oluşan bezm-i elest terkibi “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” hitabının yapıldığı ve ruhların da “belâ / evet” diye cevap verdikleri meclis anlamında kullanılmaktadır.

&Burhan: Beyazlaşmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, delil getirmek, galip gelmek anlamlarındaki “b-r-h” kökünden türeyen burhan sözlükte, kesin delil, kanıt hüccet anlamlarına gelir.

&Burhan-ı Limmî: Müessirden esere ya da kanunlardan hadiselere götüren delildir. (Tümden gelim) Ateşin dumana delil olması gibi. Zira ateş olunca dumanın çıkması beklenir. (bk. Burhan)

&Burhan-ı Temânu’: Temânu’ sözlükte “bir şeyi birinden men etmek ya da onun yapmaması için mücadele etmek” demektir.

&Burhan-ı İnnî: Eserden müessire ya da hadiselerden kanuna doğru götüren delildir. (Tüme varım) Mümkün olan bu âlemin Yaratıcısına; dumanın ise ateşe delil olması gibi. (bk. Burhan)

&Butlân: Sözlükte “boşa gitme, heder ve heba olma” anlamına gelen butlan, fıkıh literatüründe, akdin unsurlarının bulunmaması veya kurulma şartlarının eksik olması nedeniyle, akdin hükümsüz olmasına denir.

&Bühtan: İftira demektir

Bidat: İslam dininde olmadığı halde sonradan insanların dindenmiş gibi hayatlarına geçirdikleri yanlış adetlere denir.

&Câ’il: Koymak, vaz’etmek, kılmak, yapmak, işlemek, zannetmek, vermek anlamlarındaki “c-a-l” kökünden türeyen câ’il, Allah’ın sıfatı olarak, yapan, yaratan, vâr eden demektir.

&Cedel: Bir kavram veya meseleyi zıddıyla birlikte düşünüp tartışarak gerçeğe ulaşma metodu:  Diyalektik.

&Cüz’î İrade: Allah tarafından kula verilmiş olan, yapma veya yapmamayı tercihte aracı kabul edilen seçme yeteneğini iki taraftan birine aktif biçimde yönelmesinden ibarettir.

&Dâru’l-Bekâ: “Dâr”, ev, yurt; “bekâ” sonsuzluk “Dâru’l-bekâ” ise sonsuzluk, ebedîlik yurdu demektir. Bu tâbir ile maksat; ölüm, yokluk ve sonu olmayan âhiret hayatı, cennet ve cehennemdir.

&Dâru’l-Bevâr: Helâk yurdu demektir. Kesada uğramak, boşa gitmek, başarılı olamamak, helâk olmak anlamındaki “b-v-r” kökünden gelen bevâr; helâk, kesat, ekilmeyen arâzi, nadas demektir.

&Dâru’l-Fâsikîn: Fasıkların yurdu demektir. Kur’ân’da bir âyette geçmiştir. Âyette, “…Size fasıkların yurdunu göstereceğim” (A’râf, 7/145) denilmektedir.

&Darü’l-Harb: İslam ahkâmının tatbik edilmediği yere Kâfir diyarına denir.

&Darü’l-İslam: İslam ahkâmının tatbik edildiği yere İslam diyarına denir.

&Dâru’l-Huld: Ebedîlik, ölümsüzlük, sonsuzluk yurdu demektir. Dâru’l-huld ile kasıt, cehennemdir.

&Dâru’l-Karâr: Sürekli, ebedî kalınacak yurt demektir. Bununla maksat, âhiret hayatıdır. Cennettir.

&Dâru’l-Müttekîn: Muttakilerin yurdu demektir. Dâru’l-muttekîn’den maksat, cennettir.

&Dâru’l-Âhire: Son yurt demektir. Bununla maksat, cennet ve cehennemdir.

&Dâru’s-Selâm: Barış, esenlik ve huzur yurdu demektir. Kur’ân’da bu tâbir, 2 âyette geçmiştir. Dâru’s-selâm’dan maksat, cennettir.

&Dârül-Eytâm: Sözlükte “Yetimlerin yurdu, barınağı” anlamına gelen bu kelime Osmanlılarda muhtaç duruma düşen yetim ve öksüz çocukların korunması için kurulan yurtlar ve pansiyonlar için kullanılan bir terimdir.

&Dehriler: Dünyada olup biten her şeyi tabiata maleden ve zamanının ka­dim (ezelî) olduğuna inanan ve âhireti tanımayan kimselerdir.

&Dîn Günü (Yevmü’d-din): “Yevmü’d-din” tabiri, 12 âyette geçmiştir. Bu tabirdeki “din” kelimesi ceza anlamındadır. “Ceza” kelimesi iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını vermek, sevap ve ikap; “yevm” kelimesi ise âhiret günü demektir.

&Erzel-i Ömür: Başkalarına muhtaç olunan sıkıntılı ihtiyarlık dönemine denir.

&Ehl-i Kitap: Hıristiyan ve Yahudiler için kullanılan bir kavramdır.

&Ehl-i Kıble: Kâbe’ye doğru yönelerek namaz kılmanın farz oluşunu kabul eden kimseler için kullanılan bir kavramdır.

&Ehl-i Sünnet: Peygamber Efendimizin(a.s) sünnetine uyan, onun ve ashabının yolundan yürüyenlere denir.

&Ehl-i Bidat: Peygamberimizin hadislerini kendi istek ve arzularına göre yorumlayanlar demektir.

&Ehli Sünnet: Peygamberimizin yolunu takip edenler demektir

&El-yevmü’l-âhir:  ’’Son gün, âhiret günü’’ demektir.

&Eimme-i Selâse: Üç imam. Hanefî mezhebinde İmâm-ı Â’zam Ebû Hanife Nu’man b. Sabit(80-150/699-767) ile iki büyük öğrencisi olan İmam Ebû Yûsuf Yâkub b. İbrahim el-Ensârî (113-183/731-799) ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî(132-189/750-805) hakkında kullanılan bir terim.

&Eimme-i Erbaa: Dört imam anlamına gelen bu tamlama, dört büyük fıkıh mezhebinin kurucuları olan İmam-ı Azâm Ebû Hanîfe, İmam Malik b. Enes, İmam Muhammed b. İdris eş-Şafiî ve İmam Ahmet b. Hanbel için kullanılmaktadır.

&Et-tâmmetü’l-kübrâ:  ’’En büyük felâket ve belâ’’ demektir.

&Eşrâtü’s-sâat:  ’’Kıyamet Alâmetleri’’ demektir.

&Fıtrat Delili:   ’’Allah’ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu’’ anlamına gelir.

&Galü Bela: Ezelde hiç bir şey yaratılmamışken sadece ruhların var olduğu ve Allah’a iman sözü verdiğimiz zamana denir.

&Hakka’l-Yakîn: Tadarak, yaşayarak ve özümseyerek bilmedir. Yaşayarak elde edilen bilgidir. Kalp ile sezilip bizzat duyulan ve basiretle müşahede olunarak yaşanmak suretiyle hâsıl olan bilgi mertebesidir.

&Haşir: “Toplanmak, bir araya gelmek” demektir. Yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya toplamasıdır.

&Haşir ve Mahşer(Arasât):  ’’Toplanmak ve bir araya gelmek’’ demektir.

&Hâk:  ’’Gerçek olan’’ demektir.

&Havuz:  Kıyamet gününde peygamberlere ihsan edilecek havuzlar bulunacaktır. Müminler bunların tatlı ve berrak suyundan içerek susuzluklarını gidereceklerdir.

&Hablullah:  Allah’ın ipi, Kur’an-ı Kerim, İslamiyet, cemaat gibi anlamlara gelir.

&Havkale: Lâ havle ve lâ kuvvete illa bi’l-ilâhî’l-alîyyi’l-azîm = (güç ve kuvvet ancak Yüce ve büyük olan Allah ile vardır) cümlesini söylemeye denir.

&Hayru’l-Fâsılîn: Hakkı batıldan, suçsuzu suçludan, haklıyı haksızdan, iyiyi kötüden ayıranların en hayırlısı anlamına gelen bu tâbir, Allah’ı tanıtan vasıflardan biridir.

&Hayru’l-Ğâfirîn: Allâh’ın sıfatlarından biri olup, bağışlayanların en hayırlısı demektir.

&Hayru’l-Hâkimin: Allâh’ın sıfatlarından biri olup, hâkimlerin en hayırlısı demektir.

&Hayru’l-Mâkirîn: Hile ile aldatmak anlamındaki “m-k-r” kökünden türeyen mâkir hile ile aldatan, tuzak kuran demektir.

&Hayru’n-Nâsırîn: Allâh’ın sıfatlarından biri olup, yardım edenlerin en hayırlısı demektir.

&Hayrü’r-râhimîn: Allâh’ın sıfatlarından biri olup, merhamet edenlerin en hayırlısı demektir.

&Hayrü’r-Râzikîn: Allâh’ın sıfatlarından biri olup, rızık, nimet verenlerin en hayırlısı demektir.

&Huşû ve İhlâs: Tasavvufta farz ve nâfile ibadetleri şartlarına uygun olarak yerine getirme anlamına gelir.

&Hubb-i Fillah ve Buğd-i Fillah:  Allah için sevip Allah için düşmanlık etmek.

&Hulle: Cennete mü’minlere giydirilecek Cennet elbisesidir.

&Hünsâ: Hünsâ, erkek veya kadın olduğu belli olmayan kimseye veya kendisinde hem erkeklik, hem de dişilik organları bulunan kimseye verilen addır.

&Hüccet: Sözlükte “delil, burhan, senet” anlamına gelen hüccet, ıstılahta, bir hükmün doğruluğunu kanıtlamak ve muarıza karşı galip gelmek amacıyla ileri sürülen delil; mahkemede düzenlenen hukukî belge demektir.

&Hülle: Sözlükte “helâl kılma” anlamına gelen halle fiilinden türetilen hülle kavramı, üç talakla boşanan bir kadının ayrıldığı kocasına dönebilmesi amacıyla bir başka erkekle evlenmesi anlamına gelmektedir.

&Hudûs Delili:   ’’Âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu’’ anlamına gelir.

&Hizbullah:  Allah’ın fırkası, Allah’ın grubu, Allah’ın taraftarı

&Hizb-ül-İslam:  İslam grubu, İslam taraftarı

&Gaşiye: ’’Şiddetiyle birden bire halkı saran’’ demektir.

&İlmu’n-Nefs: Bugünkü Arapçada psikoloji anlamında kullanılan bu sözü İbni Hazm, kişide doğuştan var olan bilgi mânasında kullanmaktadır.

&İlme’l-Yakîn: ’’Sağlam biliştir. O bilginin doğruluğundan hiç şübhe edilemez oluş şeklidir. Kesin ve şüphesiz bilgi demektir. Yakîn, ilmin sıfatı olup kesinliğe ulaşmış, kendisinde hiç şüphe bulunmayan, vakıaya uygun ilim anlamına gelir. Delil ve burhan ile elde edilen kesin bilgiye denir.

&İcma-i Ümmet: Peygamberimiz(s.a.v.)’den sonraki dönemlerde bir meselenin dini hükmü üzerinde o devirde yaşayan müçtehitlerin birleşmesi ve ittifak etmesine denir.

&İhsan: Allah’a, onu görüyormuşsun gibi ibadet etmek demektir.

&İlham: Kalpleri tasfiye edilmiş kişilere ani olarak verilen tefekkür ve istidlal dışı bilgiler demektir.

&İcma: Herhangi bir konuda ayrı ayrı yerde bulunan âlimlerin aynı görüşe varmalarına denir.

&İcmâlî İman: İcmali iman İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmâlî iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir.

&İman: İnanmak demektir. İnanılması gereken hususlar (iman esasları) açısından artmaz ve eksilmez. Bir kimse iman esaslarının hepsini kabul edip de, bir veya bir kaçına inanmasa iman etmiş sayılmaz, İman, güçlü veya zayıf olma açısından farklılık gösterir. İmanın kuvvet, kalbin derinliklerine nüfuz yönüyle farklı seviyelerde olabileceğini, nitelik yönüyle artma ve eksilme gösterebilir. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, İman esaslarından birini inkâr anlamına gelen tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır, Mümin Allah’ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır.

&İmkân Delili:   ’’Mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu’’ anlamına gelir.

&İhve-i Selase(Üç Kardeş Meselesi’):  Eş’arî’nin mensup olduğu Mu’tezile mezhebini eleştirel bir tarzda incelemesini sağlayan ve deyim yerinde ise tetikleyen olay, Ihve-i Selâse diye meşhur olan Üç Kardeş Meselesi’dir

&İhbat: İman-amel ilişkisi bağlamında, günahların amelleri geçersiz kılması demektir.

&İrtidad: Hukuk düzeni tarafından dinden çıkana mürted muamelesi yapılır. Kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm’dan ayrılması, Müslüman’ın dinden çıkması anlamına gelen bir kavramdır.

&İtidal: Orta yol, aşırılıklardan uzak olmak demektir

&İslam: Teslimiyet demektir. ‘’İtaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak” anlamlarına gelir. “yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek” demektir. İslamın şartı beştir:  Kelimei şehadet getiremk, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek

&İstiğase: Başa gelen bir belâyı uzaklaştırmak için imdat dilemektir. İkisi arasındaki fark ise; İstiğase sadece kötülüklerden kurtulmak için yapılırken dua hem kötülüklerden kurtulmak hem de güzel şeyleri istemek için kullanılır.

&İstidlal: Delil getirme, delil olarak kullanma, akıl yürütme ve isbat anlamına gelir.

Bir hüküm veya kavramın doğruluk yahut yanlışlığını kanıtlamak için zihnin yaptığı akıl yürütme eylemine denir.

&İstihlaf: İslamın hükümlerini hafife almaktır, küçümsemektir. Bu durum insanı küfre götürür.

&İstikra’: Cüz’î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme ulaşma metodu, endüksiyon ve tümevarım anlamına gelir.

&İ’tizâl: Ayrılmak, vazgeçmek; mu’tezilî fikirleri benimsemek anlamına gelir.

&İstihlal: Kati olan bir haramı helal sayma veya helali haram saymaya denir.

&İlliyun: Cennet’in en yüksek tabakası, Salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Hesap gününde mü’minlerin amel defteri gibi anlamlara gelir.

&İrade: “Seçmek, istemek, yönelmek, tercih etmek ve karar vermek “anlamlarına gelen, Allah’ın veya insanın ilgili seçeneklerden birini seçip belirlemesi, tayin ve tahsis etmesi” diye tanımlanır.

&İrtidad: ’’Müslüman kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm’dan ayrılması dinden çıkması’’ anlamına gelir.

&Kâlû Belâ: Ruhların Yüce Allah ile anlaşmasıdır. Manası; “Evet, kabul ettik, sen bizim rabbimizsin” demektir. Başka bir tarifle Ezelde hiç bir şey yaratılmamışken sadece ruhların var olduğu ve Allah’a iman sözü verdiğimiz zamana denir.

&Kadî: (Eskiden) hâkim. Çoğulu:  Kudât an-lamındadır.

&Kadim: Ezelî, başlangıcı olmayan anlamına gelir.

&Kasem: Yemin ve and anlamına gelir.

&Kader: Allah’ın ilim ve irade sıfatlarıyla ilgili bir kavram olan, evreni, evrendeki tüm varlık ve olayları belli bir nizam ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kanunu ifade eder.

&Kadere İman: Allah’ın ezelî ve ebedî ilmi ve bilgeliğinin gereği olarak her şeyin onun bilgisi dâhilinde olduğuna ve huzurundaki Levh-i Mahfûz’da yazıldığına inanmaktır.

&Kaza: “Emir, hüküm, bitirme ve yaratma” anlamlarına gelen, Cenâb-ı Hakk’ın ezelde irade ettiği ve takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince, her birisini ezelî ilim, irade ve takdirine uygun biçimde meydana getirmesi ve yaratmasıdır. Allah’ın tekvîn sıfatı ile ilgili bir kavramdır.

&Kâfir: İslâm dininin temel prensiplerine inanmayan, Hz. Peygamber’in yüce Allah’tan getirdiği kesin olan ve tevâtür yoluyla bize kadar ulaşmış bulunan esaslardan (zarûrât-ı dîniyye) bir veya birkaçını yahut da tamamını inkâr eden, örten kimseye denir.

&Karia:  ’’Kapıyı çalacak gerçek’’ demektir.

&Küfür: Dinin temel esaslarından birini veya tamamını reddetmek yahut onları beğenmemek, önemsememek ve değersiz saymaktır Hz. Peygamber’i Allah’tan getirdiği şeylerde yalanlayıp, onun getirdiği kesinlikle sabit dinî esaslardan bir veya birkaçını inkâr etmek anlamına gelen bir kavramdır.

&Kelam: Allah’ın zatından, sıfatlarından, fiillerinden bilhassa birliğinden bahseden bir ilimdir.

&Kelime-i Temcid:  “La havle vela kuvvete illa billah” sözü.

&Küllî İrade: Allah tarafından kula verilmiş olan, yapma veya yapmamayı tercihte aracı kabul edilen seçme yeteneğidir.

&Likaullah: Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Allah (c.c)’a kavuşmak olarak ifade edilir.

&Mahşer: Mahşer, haşir olayının olacağı geniş mekândır. Yüce Allah’ın insanları hesaba çekmek üzere insanların toplandıkları yere denir.

&Marifetullah:   ’’Allah’ı tanıma ve bilme’’ demektir.

&Mâhabbetullah:   ’’Allah’ı sevme’’ demektir.

&Makam-ı mahmûd:  Övülen makam. Peygamberimiz’in bu şefaati, Kur’an’da (övülen makam) adıyla anılır.

&Mîzan: “Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak (herkese) yeteriz” “Terazi” anlamına gelen ‘’âhirette hesaptan sonra herkesin amellerinin tartıldığı ilâhî adalet ölçüsüdür’’ diye tarif edilen ve ayeti kerimede bahsedilen bir kavramdır.

&Mihne: Tartışma konularından olan mihne; Kur’an’ın mahluk olduğu düşüncesidir.

&Mukallid: İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân edendir. Bunlar, farzı, vâcibi, sünneti, müstehâbı bilmez. Anasından, babasından gördüğü gibi inanır ve ibâdet eder. Bu gibilerin îmânından korkulur.

&Mümkün: Valığı da yokluğu da kendi zatında olmayan, var olmak için kendi dışında bir varlığa muhtaç olan veya Allah dışında her şey olarak tanımlanır.

&Müşâbehet ve Mümâselet: Sonradan olana benzemek ve denklik demektir.

&Mürted:  Müslüman iken sonradan dinden çıkana denir. Yani önce Müslüman sonra kâfir olan kimseye denir.

&Mürtekib-i Kebire: (Büyük günah işleyen kimse): Kebîre (çoğulu kebâir) büyük günah, mürtekib-i kebîre ise büyük günah işleyen kişi anlamına gelmektedir.

&Müdahene:  Gücü yettiği halde, haram işleyene mani olmamak.

&Mücessime: Kelam ilminde yüce Allaha cisim izafe edenlere verilen ad.

&Müşebbihe: Kelime olarak benzeten anlamındadır. Dini terim olarak Allah’ı, yaratmış olduğu varlıklara benzetenlere verilen isimdir.

&Münafık: Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve onun, Allah’tan getirdiklerini kabul ettiklerini söyleyerek, Müslümanlar gibi yaşadıkları halde, kalpten inanmayan kimselere denir.

&Münâcât: Allah’a sessizce duâ etmek, yalvarmak ve niyaz etmektir. Dua içerikli şiirlere de münacât denir.

&Münezzeh: Kusur, eksiklik ve muhtaçlıktan uzak Allah-ü teâlâ’nın noksan sıfatlardan uzak olduğunu bildirmek için kullanılan bir tâbirdir.

&Mütekellîm: Konuşan veya söyleyen anlamına gelen bu söz, ilm-i kelâm bil­gini demektir.

&Nefha-i Feza: Korku üfürüşü demektir. Kur’an âyetlerinden anlaşıldığına göre, İsrâfil (a.s.) sûra iki defa üfürecektir. İlkinde Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde olan her şey dehşetinden sarsılacak ve bu sarsılmayı Nefha-i feza olarak ifade ederiz.

&Nefha-i Sâik: Ölüm üfürüşü demektir. Kur’an âyetlerinden anlaşıldığına göre, İsrâfil (a.s.) sûra iki defa üfürecektir. İlkinde Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde olan her şey dehşetinden yıkılıp ölecek ve kıyamet kopacak ve bu olayı Nefha-i sâik olarak ifade ederiz.

&Nefha-i Kıyam: Kalkış üfürüşü demektir. Kur’an âyetlerinden anlaşıldığına göre, İsrâfil (a.s.) sûra iki defa üfürecektir. İkincisinde de insanlar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere Rablerine koşacaklardır. Bu olayı Nefha-i kıyam olarak ifade ederiz.

&Neşr: Hesap görüldükten sonra cennet veya cehenneme sevk edip dağıtmak anlamına gelir.

&Nefs: Çok kıymetli olmak, cimrilik etmek, haset etmek, nazar etmek, kadın âdet görmek, layık görmemek anlamlarındaki “n-f-s” kökünden türeyen nefs (çoğulu, enfüs ve nüfûs)tur. Sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir şeyin varlığı, zatı, içi, hakîkati, beden; ceset, kan, azamet, izzet, kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. Hassas, yufka ve temiz kalplerden bahseden Kur’an taş gibi katı, kirli ve kilit vurulmuş kalplerin bulunabileceğine de dikkat çeker. Kalbin kirlenmiş şekline denir.

&Nefs-i Emmâre: Sözlükte “emredici nefis” anlamına gelen nefs-i emmâre, dini bir kavram olarak, kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefis demektir.

&Nefs-i Levvâme: Sözlükte “kınayıcı nefis” anlamına gelen nefs-i levvâme tasavvufta, kalbin nuru ile bir parça nurlanmış, o nur ölçüsünde uyanıklık kazanmış nefis demektir. İyilikle kötülüğü ayırt eden, kişiyi Allah’a yaklaştıran nefistir.  Kötülük işledikten sonra bunun fenalığını göstermek ve kınamak suretiyle vicdan azabı veren nefistir.

&Nefs-i Kâmile: Sözlükte “olgun nefis” anlamına gelen nefs-i kâmile, tasavvufta, bütün olgunluk özelliklerini elde etmiş, irşâd durumuna geçmiş nefis demektir. Kötülüğe sürükleyen fa­kat sonrasında vicdan azabı veren nefistir. Buna nefs-i kudsiyye, nefs-i sâfiyye ve nefs-i zekiyye de denilir.

&Nefs-i mardiyye: Sözlükte “hoşnut olunan nefis” anlamına gelen nefs-i mardiyye, tasavvufta, bütün benliği ile Hakk’a teslim olan, Allah’ın endisinden razı olduğu nefis demektir.

&Nefs-i Mutmaine: Sözlükte “doyuma, huzura, rahata kavuşmuş nefis”anlamına gelen nefs-i mutmainne dini bir kavram olarak, iman eden, İslâm’ın emir ve yasaklarına uyan, bu konularda hiçbir şüphe ve tereddütü olmayan, neticede Allah ile manevî bir bağ kuran ve bunun lezzetine ulaşan nefis demektir.

&Nefs-i Mülheme: İlham edilmiş nefis demektir. Bundan maksat, insana iyiliği ve kötülüğü, hayır ve şerri birbirinden ayırdedebilecek yeteneğin verilmiş olması demektir.

&Nefs-i Radiye: Sözlükte “razı olan, hoşnut kalan nefis” anlamına gelen nefs-i radiye, tasavvufta, her yönüyle Hakk’a yönelen, Allah’tan gafil olmama şuuruna eren ve O’ndan razı olan nefis demektir.

&Niyâz: Duâ etmek demektir.

&Nizam Delili:  ’’Tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği’’ demektir.

&Rab: Yaratan, nimet veren ve terbiye eden anlamına gelir ve Yüce Allah’ın güzel isimlerindendir.

&Riyazet:  Nefsin isteklerini yapmamak. Nefsin istemediğini yapmak ise mücahededir.

&Ruz-i Ceza: Kıyametin başlangıcından itibaren cennetliklerin cennete cehennemliklerin cehenneme girdikleri zamana kadar gecen sureye denir.

&Rubûbiyet Tevhîdi: Yaratmak, rızık vermek, diriltmek, öldürmek, yağmur yağdırmak, bitkileri yeşertmek ve kâinattaki işleri çekip-çevirmek gibi, yegâne Rab olan Allah Teâlâ’nın fiillerine denir.

&Rüşdü hidayet:  Doğru yolu arayıp bulma.

&Rü’yetullah:  Allah’ın Âhirette Görülmesi demektir.

&Salih Kul: Allah’a, Hz. Peygamber’e ve O’nun haber verdiği şeylere yürekten inanıp, kabul ve tasdik eden kimseye denir.

&Salik: Tasavvuf yoluna girmiş talebe, mürid demektir. Salik; Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusuru kendisinde görür. Her nefeste Allah’ını düşünür. Gaflet ile yaşamaz. Kimseyle münakaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânın evi bilir.

&Şefâat-i Uzma: Hz. Peygamber’in normal şefaatından başka bir de genel ve kapsamlı bir şefaati vardır. Mahşerde bütün yaratıklar ıstırap ve heyecan içinde hesaplarının görülmesi için bekleşirlerken, o Allah’a dua ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını ister. Bu şefaate Şefâat-i uzma denir.

&Selsebîl: Cennetteki bir pınarın adıdır. Kuran’da bir defa geçer. Bu pınarın adı Selsebil’dir. Suyu zencefille kokulandırılmış tatlı su pınarı anlamındadır.

&Sebilullah:  Allah’ın yolu, Allah’ın rızası

&Selef: Eski, geçmiş, önceki. Çoğulu:  Eslâf. Hz. Peygamber(s.a.v)’in; ’’En hayırlı nesil benim döneminde yaşayanlardır.’’ (Sahabeler) Sonra onları izleyenler (Tabiiler) sonra onların ardından gelenlerdir. (Tebü’t-Tabiiinler).

&Selefiyye: Selef mezhebinde olan kimseler; Allah’ın isim ve sıfatlarını nass’larda vârid olduğu gibi kabul eden ve bunları te’vil cihetine gitmeyen müslümanlar. Sahâbî ve tabiîler böyle idiler

&Selef-i Salih:  Dînin emir ve nehlylerine tam olarak uyan geçmiş kimse ve­ya kimselerdir. Ashab-i Güzin ile Tabiine denir.

&Sidretül Müntehâ: “Cennetin uçlarındandır, üzerinde Sündüs ve İstebrekın Cennetlerinin etekleri vardır”, diye açıklanmış, Keşşâf’ta da Sidretül-Müntehâ’ Cennetin nihayetinde ve sonundadır, diye geçmektedir. “Hayret-i küsvâ” diye açıklamıştır ki, akılların hayretle kaldığı yer anlamına gelir. Yedinci kat semada bir ağaçtır ve cennetteki dört ırmak bu ağacın altından kaynamaktadır.

&Seyru Süluk: Tasavvufta insanın manevi oluşumun bir süreç olduğuna işaret eden bir kavramdır.

&Simya: Değersiz maddeleri altına çevirme, bütün hastalıkları iyileştirme ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak ölümsüzlük iksir bulma uğraşlarına Simya(kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanat’ı), bu işle uğraşanlara Simyacı denir.

&Sihr: Gizli olan şeydir. Kalbe, bedene tesir eden, hastalığa ve ölüme sebeb olabilen, karı ile kocayı birbirinden ayırabilen değişik yazılar, okuyuşlar ve düğümlerdir. Sihir yapmak haramdır. Zira o Allah’ı inkârdır ve imanın ve tevhidin zıttıdır.

&Sırat:  Cehennemin üzerine uzatılmış bir yoldur.

&Sur: “Seslenmek, boru, üflenince ses çıkaran boynuz” anlamlarına gelir. Ve “kıyametin kopuşunu belirtmek ve kıyamet koptuktan sonra bütün insanların mahşer yerinde toplanmak üzere dirilmelerini sağlamak için İsrâfil(a.s) tarafından üfürülecek olan boru”ya denir.

&Şirk: “Ortak kabul etmek” anlamında kullanılır. O’ndan başka ilâh olduğunu kabul edip, onlara da taparlar veya isimleri, sıfatları, irade ve otorite sahibi olması açısından Allah’a eşdeğer güç ve varlıklar tanırlar.  Ayrıca Allah Teâlâ’nın tanrılığında, isim, sıfat ve fiillerinde, eşi, dengi ve ortağı bulunduğunu kabul etmek anlamına gelen bir kavramdır.

&Şikak:  Uyuşmazlık demektir.

&Şuabül İman: İslami terminolojide imanın şubeleri için kullanılan tamlamadır.

&Tarikat: Tasavvufî düşünce kendi içinde birçok gruba ayrılır ve genelde bu grupların her birine denir.

&Tasavvuf: ‘’Kalp temizliğini, güzel ahlâkı ve ruh olgunluğunu konu alır. Amaç müminleri terbiye etmek ve mânen yükseltmektir. Bu amaca ulaşmak için dünyadan çok âhirete önem vermek, maddî değerlerden fazla mânevî değerlere bağlanmak, daha nitelikli ve daha çok ibadet etmek ve nefsi disiplin altına almak’’ olarak açıklanır. Kaynağı Kur’an ve hadis olmakla beraber hadis, fıkıh, kelâm gibi ilimlerden de etkilenen ve ehl-i sünnet muhitinde doğan İslâm’daki ruhî ve mânevî hayat tarzına denir.

&Taklîdî İman: Delillere dayalı olmaksızın sadece çevrenin telkini ile meydana gelen ve âdeta kişinin İslâm toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak gözüken imana denir.

&Tahkîkî İman: Her Müslüman neye, niçin ve nasıl inandığının bilincini taşımasıdır. Delillere, bilgiye, araştırma ve kavramaya dayalı imana denir.

&Tafsîlî İman: İman edilecek esasların her birine ayrı ayrı, açık ve geniş bir şekilde iman etmeye tafsîlî iman denir.

&Tammetü’l-Kübra: Kesin olarak gelecek olan büyük felaket, kıyamet gününün ismidir.

&Tatayyur: Görülebilen veya duyulabilen herhangi bir şeyde uğursuzluk görmek.

&Taassup: Herhangi bir delile dayanmadan, bir fikre körü körüne bağlanmaktır.

&Temanü: Kelâm ilminde Allahü teâlânın varlığını ve birliğini isbâtta kullanılan delîl. Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen buyruldu ki:  Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, âlemdeki nizâm bozulur karma karışık olurdu. (Enbiyâ sûresi:  22) Bu âyet-i kerîmede Burhân-ı temânü’ye işâret edilmektedir. Yâni âlemin yaratıcısının iki olduğu farz edilse, bu iki yaratıcının fiilleri (işleri), birbirinden, ya farklı veya aynı olur.

&Teşbîh: Benzetme, kıyas etme. İlm-i Kelâmda:  Allâh’ı, maddî ve canlı var­lıklara benzetme veya Allah’ı yaratıklara ait sıfatlarla vasıflandır­ma anlamında kullanılır.

&Tekfir: Müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymaya denir.

&Teceddüd-i Emsâl: Arazların sürekli her bir zaman diliminde benzerinin yaratılmasına teceddüd-i emsâl denir.

&Teganni:  Teganni, ırlamak, sesini hançeresinde tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır. Yani, musiki perdesine uydurmak için, hareke, harf ve med [uzatmak] eklemek veya çıkarmak suretiyle kelimeleri bozmak demektir.

&Teflik: Değişik mezheplerin hükümlerinden yararlanmaya veya farklı hükümlerin bir araya getirilmesine denir.

&Tevfik Hidayeti: Muvaffak olma demektir. Allah’ın, sapıklığa düşmüş olan kulunun kalbinde hidayet nurunu yaratmasıdır. Bu tür bir hidayete Allah’tan başkası sahip değildir.

&Usul-ü Selase: Âlimler kelam ilmini tarif ederken Usul-ü Selase’ye itina göstermişlerdir. Usul-ü Selase:  Allah, Nübüvvet, Ahret

&Ulûhiyet Tevhîdi: Yalvarıp-yakarmak, korkmak, ümit etmek, tevekkül etmek, tevbe etmek, istemek, ürpermek, adak adamak ve imdat dilemek gibi kulun fiillerine denir.

&Yevmü’l-ba‘s:  ’’Diriliş günü’’ demektir.

&Yevmü’l-kıyâme:  ’’Kıyamet günü demektir.

&Yevmü’d-dîn:  ’’Ceza ve mükâfat günü demektir.

&Yevmü’l-hisâb:  ’’Hesap günü’’ demektir.

&Yevmü’t-telâk:  ’’Kavuşma günü’’ demektir.

&Yevmü’l-hasre:  ’’Hasret ve pişmanlık günü’’ demektir.

&Vahidiyyet: Allah’ın sayı olarak kendisinden başka ilahın olmayışı. Allahü teâlânın zâtî sıfatlarından. Allah’ü Teâlâ’nın zâtında, sıfatlarında ve işlerinde tek olup, ortağı olmaması

&Va’d: Söz verme, Allah’ın kullarına va’detmiş olduğu mükâfat demektir.

&Vaîd: Korkutma, kötü bir şey va’detme; Kötülük işleyen kullarına Allah’ın va’detmîş olduğu ceza anlamına gelir.

&Vâkıa:  ’’Kesin olarak meydana gelecek olan’’ demektir.

&Vahdâniyyet: Birlik, Allah’ın birlik sıfatı demektir.

&Vedûd(Velî): İslâm inancına göre Allah-ü Teâlâ mümin kullarını çok sever ve onları dost edinir. Bu kişilere denir.

&Vildan: Cennette cennetliklere hizmet etmek için ölümsüz gençler dolaşacaktır. Bunlara vildan denir.

&Zâhid: Dünyayı âhiretle bir ve eşit tutmak veya ondan üstün tutmamak zühddür. Zühd ilkesine bağlı olarak yaşayan kişilere zahid denir.

&Zımmi: İslam devletinde Müslümanlar gibi mal, can, din, namus ve nesil güvenlikleri devlet teminatı altında olan, fakat askerlik yapmayan, bunun karşılığında cizye ödeyen ve bir anlaşma ile halifeye bağlı olanlara denir.