KEFFARETLER

YEMİNLER

EVLİLİK

BOŞANMA

SİYER-İ NEBİ

TEMİZLİK / TEHARET / DİYANET(DİB) FETVALARI

ADAK VE YEMİN / DİYANET(DİB) FETVALARI

DUA VE ZİKİR / DİYANET(DİB) FETVALARI

KADINLARA ÖZEL HALLER / DİYANET(DİB) FETVALARI

MİRAS VE VASİYET / DİYANET(DİB) FETVALARI

YİYECEKLER ve İÇECEKLER / DİYANET(DİB) FETVALARI

BİDAT VE HURAFELER / DİYANET(DİB) FETVALARI

10.200 SORULU-CEVAPLI MÜLAKAT SORULARI

1-Kur’an-ı Kerim ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

2-Tecvid ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

3-Tefsir ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

9-Hadis ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

12-Kelam ve Akaid ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

14-Hac ve Umre ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

16-Peygamberler ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

21-Siyer-i Nebi ile ilgili SORULAR VE CEVAPLAR

28-Genel Kültür ile ilgili SORULAR VE CEVAPLA

İslam Hukuku – Fıkhı İle İlgili Kavramlar

İSLAM HUKUKU – FIKHI İLE İLGİLİ KAVRAMLAR

&Abadile: Abdullahlar anlamına gelir. Dini bir terim olarak fıkıh ve hadis ilminde şöhret bulmuş olan dört sahabe; Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr ve Abdullah b. Zübeyr anlaşılır.

&Âbid: Din dilinde namaz, oruç, hac, zekat, dua, zikir, tevbe, cihâd, takvâ ve sabır… gibi güzel amelleri işleyen haramlardan kaçınan, kısaca Allah ve Peygambere itâat eden kimse anlamında kullanılmaktadır. Abid(Erkeğe), Abide(Kadına) denir.

&Adak: Kişinin dinen yükümlü olmadığı halde, farz vacip türü bir ibadeti yapacağını vaat etmesi Allah’a söz vermesidir. Çocuğun ve delinin adağı caiz değildir.

&Âmm: Genel, umumî, şümullü. Bir cinsten olan birçok fertlere delâlet eden söz anlamına gelir.

&Ameliyat: Kişilerin dışsal davranışları ile etkileri hemen ardından dışa yansıyan içsel davranışlarını ifade etmektedir. Kast, hata, rıza gibi içsel davranışlar dış organlar vasıtasıyla eyleme dönüştüklerinde amel kavramı kapsamında değerlendirilirler.

&Ameli Kesir: Çok iş demektir. Namazı bozan davranışlardır. Bir rükunda peş peşe 3 defa aynı hareketi yapmak gibi. Bunun ölçücü; Dışarıdan bakana namaz kılmıyor izlenimi vermektir.

&Amel-i Kalil:  Namaz kılan bir kimsenin, namaz içinde yapılması uygun olmayan ancak amel-i kesir düzeyine ulaşmayan bir davranışta bulunmasına amel-i kalil denir. Peş peşe 2 defa yapılan hareketlerdir. Namazda çalan cep telefonunu kişinin tek elle alıp kapatması da ameli kalil’dir.

&Ameli Örf: Bir topluluğun bir işi, bir hareketi belli bir şekilde devamlı olarak yapılmasıdır.

&Âmil: Bir fıkıh terimi olarak âmil, devletin vergi alacağını toplayan tahsildar, bölge idarecisi, vali gibi manalara gelmektedir.

&Ahad Sünnet: Bütün tabakalarda tevatür sayısına ulaşmayan kişilerce nakledilen sünnettir. Kabulü konusunda ekoller arasında görüş farklılığı vardır.

&Ahkâm: Kur’an ve Sünnetin içerdiği dinî hükümlere denir.

&Ahkâm-ı Şeriye: İslâm’ın ortaya koyduğu bütün şer’i hükümlere denir.

Ahkâm-ı ilâhiye:  “İlâhî hükümler“ demektir.

Ahkâm-ı fer‘iyye:  Amelî hükümler“ demektir.

&Ahkâm-ı Hamse: Beş hüküm anlamına gelen “ahkâm-ı hamse”; vacip, mendup, mubah, mekruh ve haram’dan oluşan teklifi hükümlere denir.

&Ahval-i Şahsiye: Dar anlamda aile hukuku, geniş anlamda kişiler, aile ve miras hukuku ilişkilerini ifade eder

&Asabe: Baba tarafından akraba olan kimseler demektir. Şeran, miras alamayan yakınlardır. Oğullar, oğulların oğulları, baba dede, kardeşler, amcalar, dedenin kardeşleridir.

Ashabu`l-Feraiz: İslam miras hukukunda belirli pay sahibi mirasçılar için kullanılan terim.İslâm miras hukukun&da belirli pay sahibi mirasçılar. Ferâiz’in tekili olan farîza, belirli pay demektir. Mirastaki payları tek tek belirlenen mirasçılara, belirli pay sahibi mirasçılar anlamında bu isim verilmiştir. Bu gruba giren mirasçılar onbir olup, değişik durumlara göre bunlar için kırk pay durumu (hâl) söz konusudur.

&Âcir: İcâre (kira) akdin-i yapan kimse anlamındadır. (bk. İcâre)

&Akîka: Yeni doğan çocuğun başındaki saça Arapça’da akîka denir. Istılahta ise, yeni doğan çocuk için kesilen şükür kurbanına verilen isimdir. Akîka kurbanı kesildiği gün çocuğun saçı da tıraş edildiğinden bu isim verilmiştir.

&Akit: Sözlükte “bağ” anlamına gelen akit, iki veya daha çok kimsenin veya kuruluşun karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile gerçekleştirdikleri işlem, sözleşme, mukavele, kontratı ifade eder.

&Âkile: Diyeti üstlenen topluluk anlamına gelir.

&Âriyet: Bir malın kullanımının, geçici süreyle, ücretsiz olarak başkasına verilmesini konu edinen sözleşmedir.

&Arâyâ: Lügatte “meyvesi yenmiş veya hediye edilmiş hurma ağacı” anlamına gelen arâyâ, bir fıkıh terimi olarak, ağaçtaki taze hurmanın, kuru hurma karşılığında satışını ifade eder.

&Amel: Sözlükte “davranış, hareket, iş, çaba, emek, çalışma ve eylem” anlamlarına gelen “amel”; din dilinde, niyet ve iradeye bağlı olarak yapılan dünya veya âhirette ceza veya mükâfat konusu olan iş, davranış ve bilinçli yapılan fiile denir.

&Amel Defteri: İnsanların dünyada kabul ettikleri inançlarla, yaptıkları işlerin kaydedildiği ve âhirette kendilerine takdim edileceği bildirilen deftere (veya kitaba) verilen addır. Kur’ân’da “amel defteri” tabiri geçmez.

&Amel-i Sâlih: Sözlükte “yararlı, iyi ve güzel amel” anlamına gelen amel-i sâlih, din dilinde; îmanın gereği olarak ihlas ve iyi niyetle yapılan, Kur’ân ve sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve davranışlara denir.

&A’mâl-i Şer’iyye: İslâm dîninde yapılması emredilen ibâdetler ve işler.

&Avret: Kişinin açılmasından utanç (haya) duyduğu her şey. Vücudun mahrem kısımları, insanın ayıp yeri, görülmesi ve açığa çıkarılması günah olan yerler anlamına gelir.

&Avl: Fazlalaşmak demek olup Feraiz’de:  Miras, vârisler arasında taksim edilirken hisselerin toplamı meselenin mahreç (ortak payda) inden fazla olmasına denir.

&Ayn: Dış âlemde var olan maddî ve gayrişahsî şey, muayyen ve müşahhas nesne. Deyn(borç) karşılığı olarak kulandan bu terim hukuk’ta:  Muayyen ve müşahhas eşyaya denir. Ev, at ve benzerî gibi.

&Azimet: Sözlükte kesin karar ve niyet anlamına gelen istılahta ise ‘’Kulların özürleri göz önüne alınmaksızın önceden farz kılınan fiile’’ azimet denir.

&Batıl: Kur’an’da, Allah’ın hükmüne aykırı olan her şey. Hırsızlık, ihanet, gasb, kumar, faiz, sefahat, israf ve meşru olmayan her tutum ve davranış tarzı v.b.

&Bâtınî: Bir şeyin içyüzüne âit, dıştan görünmeyen. Âyet ve hadîslerin bir iç, bir dış mânâsı olduğunu ileri sürüp iç mânalarına bağlanan mezhebe mensup kimse.

&Belvây-ı Âm: Kaçınılması güç, umûmün müptelâ olduğu bir şey hakkında husûsî bir hüküm verilir. Ribaya benzeyen vefâen bey’i böyledir.

&Bedâ’: Açığa çıkmak; bâzı sapık şiîlere göre, Allah’ın ilmi değiştiği için iradesinin de değişmesi.

&Beraet-i Asliyye: Bir şeyde asıl olan, o şeyin herhangi bir hükümden vareste olması prensibi. Yani, kişi, bir delil bulunmadıkça hiç bir şeyle yükümlü tutulmaz. Buna göre bir şeyin haram kılınışı, belli bir nassa dayanmak zorundadır. Hakkında bir hüküm bulunmayan şeyler mubah (serbest) demektir.

&Beytu’l-Mal: (Eskiden) İslâm Devletinin maliye hazinesi, (sonraları) ve­resesi bilinmeyen veya vârisleri başında bulunmayan ölülere ait malların muhafaza edildiği sandık ve bunun idaresi.

&Beyyine: Kuvvetli delil, tanık, senet, hüccet anlamlarına gelir.

&Bîat: Birisinin hâkimiyyet veya hilâfetini kâbûl ve tasdik etme. İslâm’da bu, musafaha şeklinde yapılırdı.

&Bid’at: Yeni, sonradan çıkmış şey. Peygamber (s.a.v)’in zamanından sonra meydana gelen ve dinî bir mahiyet kazanan şey.

&Butlân: Bir fiilin rüknünün veya kurucu unsurlarından birinin eksik olmasına denir.

&Câliyet: Sözlükte “vatanlarından çıkan veya çıkarılan bir grup insan” anlamına gelen câliyet, bir fıkıh terimi olarak, cizye mükellefi veya cizye tahsildârı demektir.

&Ca‘lî şart: İnsanların kendi hukukî işlemleriyle ilgili olarak ileri sürdükleri şartlara denir.

&Câiha: Sözlükte “afet ve musibet” anlamına gelen câiha, bir fıkıh terimi olarak dalında veya tarlada afete maruz kalan ürün anlamına gelir.

&Celale: Pislik yiyen kara hayvanları ifade eder.

&Celde: Sözlükte “derisine dokunmak, vurmak, kırbaç ve benzeri şeylerle vurmak” anlamına gelen “celd” kökünden türetilen celde kelimesi, bir fıkıh terimi olarak kırbaç veya değnekle uygulan bir tür cezayı ifade etmek için kullanılmıştır.

&Cemaat: Cemaat, namaz kılarken imama uyan kişilere cemaat denir. Daha geniş tarifiyle cemaat, belli bir inanç ve amaç etrafında birleşen ve beraber hareket eden insan topluluğu demektir.

&Cefr: Kemikleri irileşmiş ve sertleşmiş kuzu ve oğlak, deri. Daha sonra harflerden rakam ve işaretler çıkarmak suretiyle gelecek olayları haber verme işi (!) olarak ileri sürülmüştür.

&Cizye: Vergi, haraç; gayrimüslim vatandaşlardan alınan baş vergisi.

&Cumhûr-ı Fukahâ: Fakîhlerin büyük çoğunluğu.

&Dahve-i Kübrâ: Kaba kuşluk vaktini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir. Buna dahve de denir. Oruç müddetinin yarısı, öğleden bir saat önceki vakte dahve-i kübra denir.

&Dahve-i Suğrâ: Güneşin doğduktan sonra 5º (bir mızrak boyu) yükselmesinden itibaren başlayan zaman, işrak vakti anlamına gelmektedir.

&Dâyin: Alacaklı, borç veren, anlamına geldiği gibi, zıt manada borç alan manasında da kullanılmaktadır.

&Deyn: Sözlükte “ödünç almak, ödünç vermek, emir ve itaat altına almak, ceza ve mükâfatla mukabelede bulunmak” manalarına gelen deyn, bir fıkıh terimi olarak, kişinin zimmetinde sabit olan borç anlamına gelmektedir. Kişinin zimmetine taalluk eden mâlî yükümlülüklere denir.

&Delil: Kesin bilgi ve gerçek ifade eden şey. Cemaat, topluluk, yüksek bina, yapı demektir. Fıkıh ve usûl-i fıkıh bilginleri sağlıklı bir zihinsel işlemde, araştırılan hususa dair hüküm vermeye ulaştıran veya bir hükmün kanıtlanmasını sağlayan vasıtaya, daha özel ifadeyle araştırılan hususta şer‘î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vasıtaya denir. Kılavuz, rehber. Nass ve hüccet. Zahirîlere göre delil, bir nevi kı­yas olup fıkhî istidlal vasıtasıdır.

&Delâlet: Yol gösterme, işaret; sözün, kullanılmış olduğu asıl mânâyı göstermesi.

&Deyn: Borç, alacak anlamına gelir.

&Dirayet: Zekâ, bilgi, tecrübe ve iktidar anlamında kullanılır.

&Dualar: İnsan yapacağı işlerde sürekli Allah’ın yardımına muhtaç olduğu için Kur’an’da çeşitli dualar da yer almıştır.

&Diyet: Öldürmek veya aza kesmek gibi bir cinayet sebebiyle o cinayeti yapandan veya onunla beraber âkılesi denilen aşiretinden vesaireden alınıp hakkında cinayet yapılan şahsa veya onun vârislerine verilen maldır ki, bu bir nevî tazminat demektir. Hür bir erkeğin diyeti bin dinar veya on bin şer’î dirhem gümüş veya yüz deve veya iki yüz sığır veya iki bin koyun veya her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz kat elbisedir. Hür bir kadının diyeti ise bunların yarısıdır.

&Ecr-i Misil: Bir şey için bilirkişilerce benzeri gözönüne alınarak takdir olu­nan ücret.

&Edille-i Erbaa (Edille-i Şer`iyye): Dört delil:  Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyas.

&Erkânü’l-kıyas: “Naslarda (Kitap ve Sünnet’te) hükmü bulunmayan fıkhî meseleye, aralarındaki illet (gerekçe) birliği sebebiyle, naslarda düzenlenmiş meselenin hükmünü vermek” diye kıyasın tarifi yapılmıştır. Kıyas İşlemini meydana getiren unsurlara(rükünlara) denir. Kıyasın rükünleri üçtür:  Asıl, Fer’ ve İllet

&Ef’al-i Mükellefin: Hayatta her mükellefin yapmak veya yapmamakla sorumlu tutulduğu dini işlere “Ef`al-i Mükellefin” mükellef kimselerin işleri denir.

&Ehliyet: ‘’Kişinin dinî-hukukî sorumluluk taşımaya elverişli olması’’ Diye tarif edilen hangi bir kavramdır.

&Ehliyyetü’l-hitâb: “İnsanın dinin davetini anlayacak konum ve kıvamda olması“ demektir.

&Ehl-i Hadîs: Hadîs bilgini. Fıkıhta hadîs taraftarları, fıkhî meseleleri daha çok hadislere dayanarak inceleyen ve çözümleyen fakîhler.

&Ehl-i Re’y: Fıkıhta re’y taraftarları, fıkhî meseleleri daha çok ictihad ve kıyasa dayanarak açıklayanlar.

&Fakih: Çoğulu fukahâdır. Fıkıh ilminde uzman olan kimselere denir.

&Fâsid: Bir fiilin rüknü ve unsurları tamam olduğu halde şartlarının eksik olmasına denir. Başlanmış olan bir ibadeti bozan şeye denir.

&Fasid örf: Kitap ve sünnete aykırı olan örf ve âdete ne denir.

&Fesad. Bozgunculuk anlamına gelen bir kavramdır.

&Fecr-i Sadık: Ufukta günün ilk aydınlığının genişlemesine yayılmasına denir. Sabah namazı vaktinin girdiği andır.

&Fecr-i Kazib: Ufukta dikey olarak dar bir şekilde görülüp sonradan kaybolan yalancı aydınlığa denir.

&Fersah: Bir uzunluk ölçü birimi. 5685 metre uzunluk demektir.

&Fey-i Zeval: Güneş tepe noktasındayken cismin mevcut olan gölgesidir.

&Feth-i Zerâyi: ‘’İyiliğe götüren yolların açılması’’ anlamına gelen gelir.

&Feraiz: Ölen bir kimsenin ardından bıraktığı malların taksimi ile ilgili İslami ilme feraiz adı verilir.

&Fey’:  Asıl mânâsı gölge veya gölgelik olup ganimet, cizye ve haraç an­lamlarında kullanılır.

&Fıkıh: “Bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, iç yüzünü ve inceliklerini kavramak” anlamına gelen, İslâm’ın fert ve toplum hayatının değişik yönleriyle ilgili şer‘î-amelî hükümlerini bilmenin ve bu konuyu inceleyen ilim dalına denir. Fıkıh; kişinin kendisine, Allah’a ve doğaya dönük davranışlarının yanı sıra toplumsal ilişkileri de düzenleyen ve kendine özgü bir sistematiği bulunan bir hukuk düzeni niteliğindedir.

&Fürû-i Fıkıh: Fıkhın, şer‘î delillerden elde edilen fıkhî hükümleri sistematik tarzda ele alan dalına denir.

&Fidye: Ramazan ayında oruç tutamayan yaşlıların ve hastaların tutamadıkları oruçları için verdikleri miktara denir.

&Fukaha-i Seb`a: Ashab-ı Kiram`dan sonra Medine-i Münevvere`de de fetva vermeye başlayan yedi meşhur fakihe verilen isimdir.

&Füru: İslam hukukunun ameli-tatbiki bölümünü ve miras hakkında alt soy hısımları ifade eden fıkıh terimi.

&Hakk-ı Civâr: Türkçe’de komşuluk hakkı şeklinde ifade olunan bu hakları, dinî ve ahlâkî yönlerinin yanında, irtifak hakları içerisinde mütalaa edilen fıkhî yönü de vardır.

&Hakk-ı Mecrâ: Mecrâ suyun aktığı yer demektir. Hakk-ı mecrâ ise, sulama suyunu başkasının akarından geçirme hakkıdır.

&Hakk-ı Mesîl: Mesîl, suyun aktığı yer, geçtiği yol demektir.

&Hakk-ı Mürûr: Mürûr sözlükte geçiş demek olup, hakk-ı mürûr “geçiş hakkı” anlamına gelmektedir.

&Hakk-ı Şefeh: Şefeh kelimesi sözlükte dudak anlamına gelir. Hakk-ı şefehin kelime manası da, “dudak hakkı” demektir.

&Hakk-ı Şirb: Ziraî mahsulleri sulamak veya belirli bir sudan sırayla belirli bir müddet kullanma hakkıdır.

&Hakk-ı Şürb: İnsanların ve hayvanlarının su içme hakkı ile yemek pişirmek, abdest almak, gusletmek, çamaşır yıkamak gibi ev ihtiyacı için su alma hakkını ifade eder.

&Hakk-ı Teallî: Türkçe’de kat hakkı veya üst kat hakkı şeklinde ifade edilebilecek olan hakk-ı teallî, çok katlı binalarda ikamet edenlerin birbirlerine karşı hakları anlamına gelir.

&Hacr: Delilik, çocukluk ve benzeri diğer sebeplerden ötürü kişinin akid ve sözleşme gibi kavlî tasarruflarından mahrum edilmesi anlamına gelir.

&Halife: Namaz kıldıran imamın namaz içinde abdestinin bozulması durumunda cemaatin namazı tamamla­mak üzere imamın yerine geçen kimseye ne denir?

&Hadd-i Kazif: İffetli kadın veya erkeğe zina isnat edildiğinde verilen ceza demektir ki, cezası ise seksen değnektir.

&Haciyyat: Dinin gayelerini geniş tutmaktır. İnsanların yaşantılarını kolaylık içinde ve sıkıntıya düşmeden sürdürebilmeleri için muhtaç oldukları düzenlemelerdir. Kolaylık sağladığı için ihtiyaç duyulan, bulunmadığı takdirde genelde sıkıntı ve güçlüklere yol açan maslahatlardır.

&Havale: Borcun bir zimmetten diğerine nakledilmesini ifade eden bir kavramdır.

&Hıyar-ı Rü’yet: Bir insan, bir şeyi görmeden satın alsa caizdir. Fakat satışa mevzuu olan şeyi görünceye kadar muhayyerdir. Gördüğü zaman dilerse alır, dilerse bırakır.

&Hidâyet-i Mürşide: Kur’an ve Sünnet; fertlere ve toplumlara takip edecekleri ana çizgiyi, koruyacakları temel değerleri, taşıyacakları mükellefiyet ve sorumlulukları göstermekle veya hatırlatmakla yetinir.

&Hiyel: Herhangi bir sıkıntıya düşeni meşru ölçüler içinde fıkhi bir çözümle o darlıktan çıkarmayı ifade eden kavramdır ve bu alanda oluşan literatürün genel adına denir. Çözüm ve çare demek olan hile sözcüğünün çoğuludur. Arzu edilmeyen sonuçların, yine hukuk içersinde kalarak ve hukukun imkânları içinde aşılmasıdır. Ebu Hanife’nin hukuk anlayışında birçok hiyel örneklerine rastlanır.

&Hutbe: Hutbe, Cuma ve bayram günlerinde camide imam tarafından minber denen özel yerde okunan ve kısaca ‘Allah’ı anmak’ diye tarif edilen, dua ve nasihat içerikli bir ibadettir.

Hukuk: ‘’Beşerî ilişkileri şeklî ve objektif kurallarla ve maddî müeyyidelerle düzenleyen’’ diye tarif edilen bir kavramdır. Belli bir ülkede, kişilerin birbirleriyle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen, devlet gücüne dayalı, maddi zorlamaya kadar varan yaptırım araçları ile desteklenen kurallar bütünüdür.

&İbra: Bir kimsenin diğerinde bulunan alacağından vaz geçmesi anlamına gelir.

&İbka: Cahiliye örf-adet hukuku içinde İslam’ın ilkeleriyle uyumlu olan kural ve kurumları aynen benimseyip devam ettirme. Ibka; mehir, kısas, diyet, İslama uygun evlenme biçimleri

&İbahat: Bir şeyin dince yapılması veya yapılmaması, serbest olma, kişinin yapıp yapmamakta muhayyer bırakılması anlamına gelir.

&İbahat-ı Asliyye: Her şeyde aslolan mubah olma prensibi anlamına gelir.

&İcma: Karar vermek, kararlaştırmak ve ittifak etmek anlamına gelir. “Muhammed (s.a.) ümmetinden olan müctehidlerin Hz. Peygamber’in vefatından sonraki herhangi bir devirde şer‘î bir meselenin hükmü üzerinde fikir birliği etmeleridir”. Mut’a nikâhının haramlığı, Hz. Ebu bekir’in Sahabe tarafından halife seçilmesi, Hz. Ebu bekir’in zekât vermeyenlere savaş açması, dağınık malzemeler üzerinde yazılan Kur’an’ı bir Mushaf haline getirilmesi.

&İctihad: Zorluk, meşakkat, güç, takat ve çaba anlamına gelir. Seçkin bir kişiliğe, derin bir ilme, engin bir düşünceye sahip olan islam hukukçusunun, ortaya yeni çıkan ve Kur’an ve Sünnet’te hakkında hüküm bulunmayan bir olay hakkındaki hükmü, Kur’an ve Sünnet’in tafsili delillerinden çıkarabilmek için olanca gücünü harcamasıdır.

&İctihadül Ferdi: Ortaya çıkan bir meselede bir müctehid tarafından  yapılan, ancak müctehidin çağdaşı olan diğer müctehidlerin üzerinde ittifak edemedikleri ictihaddır.  Böyle bir ictihad; sadece ictihadda bulunan kişiyi bağlar

&İctihadül Cemai: Toplum ictihadı demektir. Yani müctehidin kişisel ictihadı, yaşadığı asırdaki diğer müctehidler tarafından da kabul edilmesine, üzerinde fikir birliğine varılmassıne denir.

&İcare: Kişilerin kira sözleşmesine denir.

&İema’:  Fikir birliği; bir asırdaki İslâm bilginlerinin herhangi bir mesele üzerinde ietihad veya delile dayanarak varmış oldukları görüş bir­liği anlamına gelir.

&İetihad: Cehdetme, çabalama, bir şeye nüfuz etmek veya bir işin kemâl noktasına ulaşmak için gayret sarfetme. Usûl-i Fıkıh terimi ola­rak:  Fakîhin, tafsîlî delillere dayanarak amelî hükümleri çıkarmak için bütün gücünü harcaması ve ortaya bir hüküm koymasıdır.

&İftâ’: Fetva verme anlamına gelir.

&İhraz: Bir malı elde etme, koruma ve tasarruf altına alma anlamına gelen bir kavramdır.

&İhtiyar: Seçme, tercihte bulunma, irade anlamına gelir.

&İllet: Sebep, bir hükmün gerekçesi anlamına gelir.

&İslam Hukuku: Fıkhın içinde yalnızca karşılıklı hak ve vecibe ilişkisi kuran davranışları düzenleyen emredici ve tecviz edici kurallar bütünüdür. Bu tanıma göre, İslam hukuku, daha geniş kapsamlı olan fıkhın hukuka karşılık gelen bir parçasıdır.

&İstiftâ’: Fetva sorma, bir meselenin dînî hükmünü öğrenmek için yetkili şahsa başvurma anlamına gelir.

&İstisna: Ismarlama, sipariş sözleşmesi anlamına gelen bir kavramdır.

&İstihlaf: Namazda abdesti bozulan imamın yerine birini geçirmesine denir.

&İstinbat: ‘’Hüküm çıkarma’’ anlamına gelir. İslam hükükünda nasslarıdan yararlanarak ve bu nassların ifade ettikleri manalarla sınırlı kalarak, ibadetlerle ilgili hükümler çıkarmaya denir.

&İstihsan(Kıyas-ı Müstahsen): Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir olayda, o olaya benzeyenlerin hükmünden vazgeçip, başka bir hükme yönelmesidir. İstihsan ile hüküm verirken müctehid; nass, icma, zaruret, gizli kıyas, örf ve maslahat gibi bir delile dayanarak, karşılaşılan bir olayda, o olayın benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmekte ve yeni olay hakkında başka bir hüküm vermektedir. Karşılaşılan iki delilden daha kuvvetlisini(güzelin-kolayını) tercih etmek demektir.

&İstidlâl: Kur’ân-ı Kerîm’den ve Sünnet’ten, dil bilgisine ve kaidelerine dayanılarak bilgi ve hüküm elde edildiği gibi bu hükümlerin gerekçesine (illetine) dayanmak suretiyle kıyas yoluyla da hüküm ve bilgi sahibi olmak mümkündür. Bunların dışında kalan bilgi ve hüküm elde etme yolları “istidlâl” denir.

&İstislah: Naslarda tüm olayların hükmü özel olarak belirlenmiş olmadığı için, karşılaşılan yeni olayların imkân varsa kıyas yoluyla, kıyasın mümkün olmadığı durumlarda naslardan çıkan genel ilkelere göre hükme bağlanmasına ihtiyaç vardır. İşte, -yorum yoluyla da olsa- nasların kapsamına girmeyen ya da “illet” bağı kurularak (kıyas yoluyla) nasta düzenlenmiş bir olaya bağlanamayan fıkhî bir meselenin hükmünü İslâm fıkhının genel ilkelerine göre belirleme yöntemine denir.

&İstishab: Bir şeyi olduğu üzere bırakmak demektir. Geçmişte sabit olan bir durumun, değiştiğine dair bir delil bulunmadıkça, halen varlığını koruduğuna yani devam ettiğine dair hüküm vermektir. Daha önceden var olan bir hükmün varlığını koruduğunun kabulüne istishab adı verilmektedir.

&İstihale: Hayvansal veya bitkisel bir ürünün bir halden başka bir hale geçmesi demektir. Karışım ise; farklı maddenin ayrıştırılamayacak şekilde iç içe geçmesi birisinin diğeri içinde çözülüp kaybolması demektir

&İrsâdî: Gerçek anlamda vakıf olmayıp, devlet arazisi veya gelirlerinin belirli bir cihete tahsis edilmesi şeklinde kurulan vakıflara irsadi vakıf adı verilir.

&İstihlâf: Namaz kıldıran imamın namaz içinde abdestinin bozulması durumunda cemaatin namazı tamamla­mak için ön saftakilerden ehliyetli birini imamete geçirmesine, ya da doğrudan muktedîler-den birinin imamete geçmesine denir.

&İstinşak: Burnu genize su gidip yanıncaya kadar su ile temizlemektir. Guslün farzlarıdır.

&Islah: Bazı kural ve kurumların düzeltilerek kabul edilmesi. Islah; ıla, zıhar, iddet, miras ve vasiyet gibi kurallar

&İhrâz: Mubah malların ele geçirilerek mülkiyet altına alınmasına denir.

&İhtikâr: İnsan ve hayvan için lüzumlu gıdâ maddelerini şehre girmeden yâhut girince halka satılmadan toplayıp, stok edip, pahalandığı zaman satmak.

&İkrah: Zorlama, zorla bir şey yaptırma anlamına gelir.

&İkrahı Mülci: Tam ikrah demektir. Kişinin can veya bir uzvunun telef olmasına yol açan ikrah’a yani zorlamaya denir.

&İkâle: İkale, alışverişi feshetmek demektir. Az veya çok olamaz. Ödenen bedel ne kadarsa o kadardır.

&İkrar: Kabul etme, itiraf etme, benimseme anlamına gelir.

&İktâ’: Kestirmek, haptetmek, bir şeyin ke-simine uygun düşmek. İslâm memleket-lerinde devlet reisinin hazîne ara-zisinden bir kısmını belirli şahıslara ver-mesi; bu yolla verilmiş olan arazi, çoğulu:  İktââttır.

&İtikat: Allah’a, peygamberlere, meleklere, kitaplara, kaza ve kadere iman, âhirete ait önemli konular ve inançla ilgili çeşitli meselelerdir.

&İtikadiyyat: Dinin inanç yönüne ilişkin meseleler demektir.

&Ittırad veya Galebe: Ittırad (Süreklilik)  ve Galebe(Büyük) demektir. Ele alınan hukuki meselelerin hepsinde yada büyük çoğunluğunda halen uygulanıyor olması gerekmektedir.

&İllet: Bir gayeye ulaştıran yol, araç, ip ve kapı anlamına gelir.

&İlmihal: “Durum bilgisi” demektir. Bütün Müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma Müslüman olmanın ve Müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki temel bilgilere denir.

&İlmî Gerçekler: Kur’an, insanlığa gerekli olan ilmî gerçeklerin ve tabiat kanunlarının ilham kaynağını teşkil eden âyetleri de kapsamaktadır. Kur’an, bu ilmî gerçeklerden bir pozitif bilim kitabı gibi bahsetmek yerine insanları, âlemin yaratıcısının kudret ve büyüklüğünü düşünmeye, Allah’ın nimetlerini anarak O’nu yüceltmeye teşvik eder.

&İbadet: Müslümanların yapmakla yükümlü bulundukları namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetlerdir.

&İbahat: Bir şeyin dince veya hukukça yapılıp yapılmamasının serbest olması, kişinin yapıp yapmamakta muhayyer bırakılması.

&İhtikar: İhtiyaç maddelerini toplayarak, darlık anında pahalı satma, vurgunculuk.

&İftâ: İslâm toplumunda her dönemde canlı bir şekilde var olan fetva verme faaliyetine denir.

&Hacr: Hacr demek, tasarruftan men etmek demektir. Hacrı gerektiren sebepler üçtür. Çocukluk, kölelik ve delilik

&İnkırazu’l-Asr: İcma’ya katılan müctehid-lerin hepsinin vefat etmesi anlamına gelir.

&Inan: İki kişinin aralarında ortak olan bir malda, ticaret yapıp kar ve zararı bölüşmek üzere ortak olmalarıdır.

&İma: Ayakta duramayanın, oturduğu veya yattığı yerde namazını hafifçe başını öne eğmesiyle kılmasıdır. Secde için başını rükûdan biraz daha fazla eğer.

&İkrar: Baliğ ve Akil olan bir hür, bir hakkı itiraf ederse gerek malum gerek meçhul olsun kendisini ilzam etmesine denir.

&İktiza: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını isteme anlamına gelir. Bunlar Nafile, Haram, Mekruh ve Mubah

&İkale: Akit kesinleştikten sonra tarafların karşılıklı rıza ile akti bozmalarına denir.

&İne: Peşin satılan bir malın daha yüksek bir fiyata veresiye satın alınmasını ifade eden bir kavramdır.

&İmameyn(Sahibeyn): Fıkıh literatürde Ebu Muhammed ve Ebu Yusuf için bu ifade kullanılır.

&Ilga: İslam’ın temel ilkeleriyle uyumlu olmayan kural ve kurumların tamamen yürürlükten kaldırılması. Ilga; evlat edinme, borçlunun satılması, faiz vs.

&Kavli Örf: Bir topluluğun herhangi bir kelimeyi yada bir cümleyi alışkanlık haline getirerek sözlük anlamından başka bir anlamda devamlı olarak kullanılmasıdır.

&Kasr-ı Salât: Yolcunun kısaltarak kıldığı farz namazdır.

&Karîne-i Kâtıa: Bir maktûlün odasından çıkan üstü kanlı, eli bıçaklı kimsenin kâtil olduğuna bu karînelerle istidlâl olunur.

&Karzı Hasen: İslam’da karşılık beklemeden borç para vermeye denir.

&Kefalet: Bir insanın malına, canına ve borcuna vs. kefillikten ibarettir.

&Kelale: Anası babası yahut çocuğu olmadan ölen kimsenin mirasının nasıl paylaşılacağını anlatan ayete Kelale adı verilir.

&Kıymet: Bir malın piyasa değerine denir.

&Kıssalar: Kur’ân-ı Kerîm önceki ümmetlerle, peygamberlerin hayatından da söz eder. Ancak bunları bir tarih kitabı gibi değil, insanların ibret alacakları bir üslûp ile anlatır.

&Kur’a: Nizâı önlemek için taksimde kur’a çekilir. Herkes kısmetine râzı olur. Hz. Meryem’i himâye hususunda atılan kur’a buna delildir

&Kılletül Tekâlif: Sorumlulukların azlığı ilkesi demektir. İslam dininde kişilere yüklenen sorumluluklar oldukça sınırlıdır. Bunda gözetilen amaç; insanların güç ve kuvvet yetiremeyecekleri sorumlulukları onlara yüklememektir.

&Kıyas: Kişisel, ferdi ictihaddır. Kitap ve Sünnette hükmü bulunmayan bir konuyu, ortak özelliklerinden dolayı(illet – gerekçe), hakkında hüküm bulunan bir mesele ile karşılaştırıp onun hükmünü buna da vermektir. Örnek:  Şarap hükmünden kıyasla votka, eroinde haram hükmündedir.

&Kıyası Fukaha: Kur’an’ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde karşılığı bulunmayan bir meseleyi, Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet dediğimiz şeri delillerde sabit olan hükümler ışığında, aynı illete (sebebe), aynı hikmete bağlayarak çözümlemeye dinimizde kıyası fukaha adı verilir. Bu hükümleri verene Fakih denir.

&Lahik: Namaza imamla başlayan ama abdesti bozulup namazdan çıkıp abdestini alıp hiçbir şey konuşmadan tekrar aynı namazını tamamlayan kişidir.

&Lukata: Lukata onu bulan kişinin elinde kayıtsız şartsız emanet hükmündedir. Lukata onu bulan kişinin mülkiyetine geçer. Lukatayı elinde bulunduran kişi, bu malı hâkimin izni olmaksızın kullanması durumunda malın kullanım bedelini tazmin etmekle yükümlüdür. Lukatayı elinde bulunduran kişi o malın menfaatine malik olur.

&Ligayrihi Haram: Aslında helal olup başkasının hakkından dolayı haram olan şeydir. Sahibinin izni olmadıkça o şeyden başkaları faydalanamaz. (Başkasına ait olan bir malı izinsiz almak gibi)

&Ma’lûfe: Daha çok içerde beslenen ve yazıda yabanda yılın az bir kısmın­da otlayan deve vb. hayvan için kullanılan bir tabirdir.

&Mantuk: Söylenmiş veya telâffuz edilmiş söz. Terim olarak:  Söylenmiş olan sözün, sözlük sahasında delâlet ettiği asıl mânâdır.

&Mazmaza: Gusülde ağzı boğazın girişine kadar gargara ile yıkamak demektir. Guslün farzlarıdır.

&Mani: “Varlığı sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durum” şeklinde tanımlanır. Hayız ve nifas halleri namazın farz olmasına, yakın kan hısımlığı nikâh akdine engel sayılmıştır. Nisab miktarı mala sahip olduğu halde aynı miktarda borcun bulunmasının zekâtın vâcip olmasına engel teşkil etmesidir.

&Maslahat: İyilik yolu, yarar, menfaat iş ve İnsanların yararına olan şeyler demektir

&Maslahat: Fıkıh teriminde kelime manası olarak yarar demektir.

&Meşhur Sünnet: İlk tabakada ahad iken sonraki tabakada mütevatirin niteliğine sahiptir. Kesin bilgi ifade etmemekle birlikte Peygamber’e aidiyeti konusunda çok güçlü bir kanaat ifade eder.

&Mefsedet: Fıkıh teriminde kelime manası olarak zarar demektir.

&Mesâlih-i Mürsele: Kamu yararı anlamına gelir. Hükmün kendisine bağlanması ve üzerini hüküm bina edilmesi, insanlara fayda sağlayan veya onlardan bir zararı gideren, geçerli veya geçersiz sayıldığına dair bir delil bulunmayan duruma denir. Başka bir ifade ile İstislah metodunu uygulayarak hükme ulaşırken esas alınan maslahatlara(“yarar sağlama”yı hem “zararı savma”yı) denir.

&Mesbuk: İmama birinci rekâttan sonra yetişen kişidir.

&Mevkuf: Geçerliliği bir başkasının onayına bağlı olan akide denir.

&Meyte(Murdar): Dini kesim usulünce yapılmayıp kendiliğinden veya başka hayvanların saldırısı sonucu ölmüş hayvanlara meyte adını verir. Bu etler haramdır.

&Mukay­yet İbadetler: Allah’ın kendileri için belli bir vakit tayin ettiği ibadetlere denir.

&Muamele: Fert ve toplumların hukuki idari ve sosyal alanda ihtiyaç duyduğu hükümlerdir.

&Muamelat: İnsanların günlük hayattaki hukuki ilişkileridir. Kur’an bir toplumun devamını sağlayan ve toplum fertlerinin aralarındaki ilişkileri düzenleyen birtakım hükümleri kapsar. Kur’an’da alışveriş, emanet, bağış, vasiyet, miras, aile hayatı, nikâh ve boşanma gibi kişiyi ve toplumu ilgilendiren konulara dair açıklamalar ve hükümler vardır.

&Muhayee: Ortak bir malın menfaatini paylaşmak anlamına gelen bir kavramdır.

&Muhazat: Aynı namazda kadın ve erkeğin cemaatle bir rükun eda edecek kadar yan yana durmasıdır. Kadının yanındaki iki kişi ve arkasında ki bir kişinin namazı olmaz. Cenaze de ve Kâbe’de muhazat olmaz.

&Muhafriç: Müctehidlerin da­yandıkları nas-lara, kaide ve esaslara göre şer’î hükümleri açık­lama işine tahriç denir. Tahriç işi yapan fakîh veya muhaddise muhafriç denir.

&Mudarebe: Emek-sermaye ortaklığıdır. Banka, sermayeyi çalıştıracak ortaklar bularak onlara sermaye sağlar. Bu tür ortaklıklarda batılım bankası, ortaklığın işlemesine ve yönetimine katılmaz. Mudarebe, iki taraftan birinin sermayesi ve diğerinin emeği karşılığında kurulan kardaki ortaklıktır.

&Mütevair Sünnet: Yalan üzerinde birleşmeleri düşünülemeyen bir sayıdaki topluluğun kendileri gibi bir topluluktan naklettiği sünnettir. Kesin bilgi ifade eder.

&Muteber Maslahat: Şari’in dikkate aldığı ve o doğrultuda hüküm düzenlediği maslahatlardır. Kıyas işleminde bu maslahatlar göz önünde tutulur. Mesela sarhoş edici her içecek veya yiyecek, şaraba kıyasla haramdır.

&Mülğa Maslahat: Şari’in dikkate almadığı, geçersiz saydığı maslahatlardır. Mesela, şarap elde edilmesin diye bağcılığın yasaklanması bu türden, geçersiz bir maslahattır.

&Müşareke: Sermaye ortaklığıdır. İki yada daha fazla kişinin belirli sermayeler koyarak birlikte iş yapmak ve oluşacak kar yada zararı paylaşmak üzere kurdukları ortaklıklara denir. Bazı ortaklıklar, belli bir süre sonra katılım bankasının ortaklıktaki haklarının işletmeciye devriyle sonuçlanacak şekilde kurulur. Buna “mülkiyetin devriyle sona eren ortaklık” denir.

&Mürsel Maslahat: Geçerli ya da geçersiz kılındığına ilişkin muayyen bir nassın bulunmadığı maslahatlardır. Usulcüler arasında tartışma konusu olan maslahat, bu tür maslahattır.

&Mürabaha: Kişinin malik olduğu şey üzerine kârını katarak bir başkasına intikal ettirmesi demektir.

&Müfaveza: İki kişinin, eşit miktarda mallarla ve bu malları harcamada, borç vermede –eşit yetkilerle- ortak olmaları demektir.

&Müsâkaat:  Ağaç birinden, emek ve bakım diğerinden olmak ve meyve aralarında taksim edilmek üzere yapılan ortakçılık anlamına gelir.

&Müdrik: İmama başından beri uyup onunla namazı tamamlayan kişidir.

&Mübah: “Helaldir, günah yoktur” gibi ifadelerle bildirilen davranışlara denir.

&Müfsid: Başlanmış bir ibadeti bozan, sonlandıran davranışlara denir.

&Müsteftî:  Fetva soran kimseye denir.

&Mürabaha: Bir malın karla satılmasına denir.

&Müşkil: Manası, kendisinden ne murat edildiği, iyice düşünmeden bilinemeyecek derecede kapalı olan lafızlara denir.

&Mükâtebe: Belirli bir miktarda para kazanıp ödemesi şartıyla köleyi azâdetme akdidir.

&Müktedi: İmama uyan kişidir.

&Mükellef: ‘’Dinî hitapla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına birtakım dünyevî-uhrevî, dinî-hukukî sonuçlar bağlanan aklî melekeleri yerinde (âkıl) ve ergin (bâliğ) olan insan demektir’’.

&Mükellefiyet: Kişinin dinin hitabına muhatap olması halini ifade eden bir terimdir.

&Mücmel: Manası anlaşılamayacak derecede kapalı olup, anlaşılması ancak söyleyen tarafından bir beyan ilavesine bağlı bulunan lafızlara denir.

&Müctehid: Dini ilimleri tahsil etmiş, konusunda uzman ilmi ile amil, ihlâslı âlimlerin şer’î delillerden şer’î hükümler çıkaran ve bu şartlara haiz olan, derin ilme, engin bir düşünceye sahip olan kişiye Müctehid = Fakih = Müfti denir.

&Müfsid: Usul ve âdâbına uygun şekilde başlanmış bir ibadeti bozup geçersiz hale getiren davranış ve eksiklik demektir. Bir ibadeti bozan veya bir hukukî işlemi sakatlayan fiil ve eksiklik demektir.

&Müftâ bih:  ’’Kendisiyle fetva verilen’’ demektir.

&Müzaraa: Toprak birinden, emek diğerinden olmak üzere  yapılan ziraat ortaklaşmasına denir.

&Mütevelli: Vakıf işlerini yönetmek için tâyin edilen kimse. Umumiyetle müteveilî-ye vakfın gelirinden belirli bir miktar tevliyet hakkı ve­rilir.

&Mütun-ı Erba: Hanefi hukukçular arasında dört metin demektir.

&Münasip Vasıf: İslâmî emir ve nehiylerdeki hikmet ve maslahatı anlat­mak için kullanılan bu terim, bir kısım Hanbelîlerce kıyastaki illet karşılığındadır. Buna hikmet de denir.

&Nesh: Toplumun maslahatı gözetilirken değişen hükümler ve yasaklar İslam hukuku terminolojisinde nesh kavramı kapsamında değerlendirilmiştir. Örneğin Medine’de kıtlık yaşandığı bir dönemde kurban etlerinin üç günden fazla evde tutulmasını yasaklayan Hz. Peygamber, bir yıl sonra kıtlık ortadan kalktığı için ilgili yasağı kaldırmıştır.

&Nas: İslam hukuku terminolojisinde, Kitap ve Sünnetin her ikisini de ifade etmek için kullanılır.

&Nafaka: Yaşayabilmek için gerekli olan akçe, zarurî ihtiyaç. Yetim, yaşlı ve yoksul kimselere veya boşanmış olduğu halde kocalarıyla he­nüz ilişkileri kesilmemiş olan kadınlar için tâyin edilen yiyecek, – giyecek, mesken ve benzen şeyler. Veya bunları karşılayacak para demektir.

&Nasihat ve Tavsiyeler: İnsanlara emir ve yasaklar konusunda duyarlı olmalarını, nefislerine esir düşmemelerini, dünyayı âhirete tercih etmemelerini, dünyaya imtihan için geldiklerini hatırlatan, çeşitli tehlikelerden koruyan nasihat ve tavsiyeler de Kur’an’ın içerdiği konular arasındadır.

&Naib: Vekil, kadı vekili anlamlarına gelir.

&Nâkibu’l-Eşraf: Peygamber(s.a.v) soyundan gelen kimselerin(şerif) soy-kütük -şecere) (erinin bozulmamasını teminle görevli kişi; bu soydan gelen kimselerin işlerine bakmak için devletçe görevlen­dirilen zat anlamlarına gelir.

&Nakil(NakI): Herhangi bir şeyi bîr yerden başka bir yere götürme, taşı­ma, rivayet anlamlarına gelir.

&Nâkil: Nakleden, taşıyan, rivayet eden, râvî anlamlarına gelir.

&Neceş: Bir malı kendi satın almak istemediği halde, başkasını teşvik için alıcı gibi gözüküp de malın fiyatının artmasına sebep olma eylemidir.

&Nehiy(Nehy): Dince bir işin kesin olarak yapılmamasını isteme, yasak­lama işidir.

&Nesih(Nesh): Değiştirme, hükmünü kaldırma. Şer’î bir hükmün tatbik­ten kaldırılmış olduğunu bildirme demektir.

&Nefyül Haraç: Zorlukları kolaylaştırma ilkesi demektir. İslam hukukunda kanun koyucu(şari); insanlara kolaylık göstermeyi, onları sıkıntıya sokmamayı temel ilke olarak kabul etmiştir.

&Nevazil: Mezhep imamlarından sonra ortaya çıkmış ve vakı’at ve havadis de denilen fıkhi meselelerdir.

&Özür: Abdesti bozan ve devamlı olan beden rahatsızlığına denir.

&Örf: Kanunla veya şeriatın emir ve nehiyleriyle sınırlanmamış olan ve bir memleketin halkınca iyi kabul edilen gelenek, teamül demektir.

&Örfi Amm: Umumi örf demektir. Herhangi bir devirde bütün müslüman ülkelerde halkın bir davranışı veya bir lafzın özel anlamda kullanılmasını adet edinmesine denir. hanefi islam hukukçuları umumi örfü, kıyasa tercin ederler. Yani umumi bir örfün bulunması halinde kıyası terk ederler.

&Örfi Has: Hususi örf = Özel örf demektir. Belirli bir ülke yada bölge halkının veya belirli bir çevrenin bir davranışı yada bir lafzın özel anlamda kullanılmasını adet edinmesine denir.

&Ötenazi: Umutsuz ve acı çeken hastanın tıbbi müdahalenin bir parçası olarak öldürülmesi anlamında kullanılan ve yasaklanan terimdir.

&Rey: Sahabe; Kur’an’da ve Sünnet’te hakkında nass bulamadıkları bir konu ile karşılaştıklarında ictihada başvuruyorlardı. Sahabeler İctihadı rey diye adlandırıyorlardı.

&Rey: “Şahsî görüş, düşünce ve kanaat” mânasına gelen, hakkında açık bir nas yani âyet veya hadis metni bulunmayan fıkhî bir konuda müctehidin belli metotlar uygulayarak ulaştığı şahsî görüş” olarak tanımlanan bi kavramdır. Sahabeler, hakkında nas bulunmayan konularda bazen Hz. Peygamber dönemindeki bir olayla benzerlik kurmuşlar bazen de fayda ve maslahat açısından konuya yaklaşarak uygun gördükleri çözümü benimsemişlerdir. Yaptıkları ictihad faaliyeti genel olarak rey adı altında ifade edilmiştir.

&Rehin(Rehn): Bir hak karşılığında teminat olarak alıkonan herhangi bir mal:  Tutu, ipotek gibi.

&Reşîd: Rüşde ermiş, aklı başında, ergin anlamlarına gelir.

&Rüşd: Akıl, erginlik; iyiyi kötüyü bilip ayirdetme. Doğru yoldan gitme anlamlarına gelir.

&Rükün: Fıkıh ilminde bir şeyin varlığı kendi varlığına bağlı olan ve onun yapısından bir parça teşkil eden bir unsuru ifade eder. İbadetlerde bunlar ve sıhhat şartları o ibadetin farzlarını oluşturur. Bunlardan birinin eksik lması o ibadeti geçersiz (bâtıl, fâsid) kılar. Namazda Kur’an okumanın (kıraat), rükû veya secdenin terk edilmesi böyledir.

&Ribâ: Faiz demektir. Faiz kelimesi Arapça kökenli olup riba ile eşanlamlıdır. Ölçülen ve tartılan mallarda, aynı cinsten olan şeyleri birbirinden fazla olarak alıp vermeye riba denir. Ribanın hükmü haramdır. Hicri 5. yıldan önce Ali imran suresinin 130. Ayetiyle yasaklanmıştır.

&Rikaz: Yeraitında kendiliğinden bulunan yada insanlar tarafından yer altına gizlenmiş bulunan kıymetli maden ve eşyaya denir.

&Sarih İcma: Bir devirde yaşayan mücte-hidlerin bir konunun hükmü için  ilgili görüşlerini tek tek açıklamalarıyla gerçekleşen icmaadır. İslam hukukçularının çoğunluğuna göre; sarih icmaa, kesin delil olarak kabul edilir. Böyle bir ictihada uymak zorunludur. Bu icmaya aykırı davranmak caiz değildir.

&Sanayi: Bu ortaklık – iki terzi veya iki boyacının yahut bir terzi ile bir boyacının – sermayesiz olarak işlerini kabul etmek üzere ortak olmalarıdır.

&Sahab-i Kavli: Rey ve ictihadda bulunan sahabi kavlinin, sözünün, fetvasının, ictihatının, kıyasının kaynak olacağı ve buna göre amel etmek gerektiğini kabul etmektir.

&Sahih Örf: Dine ve akla aykırı olmayan örflere denir.

&Sahih: Bir ibadetin veya hukukî işlemin, öngörülen rükün ve şartları ihtiva etmesi haline denir.

&Selem: Paranın peşin olarak verilip, malın vade sonunda teslimi demektir. Hükmü caizdir.  Bu satış akdi vadeli satış diye bilinen akdin tersinedir; vadeli satışta bedel veresiyedir. Selemde ise mal veresiyedir.

&Semen: Bir malın taraflar arasında anlaşılan bedelidir.

&Seddi zerâyi: ‘’Kötülüğe ve günaha götüren yolların yasaklanması’’ anlamına gelir. Daha çok Maliki ve Hanbelîlerin kullandığı bir yöntemdir.

&Sefîh: Israfçı, malını yerli yersiz saçıp savuran demektir.

&Sebku’l-Hades: Namaz kılarken, namazda abdestin bozulmasına denir.

&Şuf’a: Bir malın satışı anında, belirli bir şahıs tarafından tercihen, öncelikle satın alınmasına imkân veren hakka denir. Satılan malın kendisinde ortak olan kimse için, sonra içme suyu ve yol gibi kullanma hakkında ortak olan için ve sonra komşu için şuf’a hakkı vaciptir.

&Sünnet: Hz. Peygamber’in söz, fiil ve onayları (takrir) demek olan, Hz. Peygamber’in yolunu izleyerek yapılan fakat farz ve vâcip kapsamında olmayan fiillere denir.

&Sükuti İcmaa: Bir veya birkaç müctehidin bir konuda görüşlerini belirtmelerinden sonra, bu görüşten haberdar olan o devirdeki müctehidlerin bu görüşe açık bir şekilde katılıp katılmadıklarını belirtmemeleri, itirazda da bulunmayarak sessiz kalmalarıyla gerçekleşen  icmaadır.

&Sütre: Namaz kılanın önünden geçene engel olması için önüne koyduğu şeylerdir. Sütrenin hükmü sünnettir. Bir arşın (yaklaşık 68 cm.) veya daha fazla uzunlukta bir ağaç veya başka bir şeydir.

&Sünnet-i Zevaid: Peygamberimizin beşeriyet icabı yaptığı giyinme yeme içme gibi sünnetleridir.

&Sünnet-i Hüda: Peygamberimizin ibadetle ilgili sünnetleridir.

&Sıhhat: Bir fiilin gerekli rükün ve şartları taşımasına denir.

&Şarii: ‘’Kanun koyucu’’ demektir.

&Şart: Bir hukukî sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisinin varlığı onun varlığını zaruri kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. Meselâ namaz için abdest, nikâh akdinde şahit gereklidir. Bunlar olmadan namaz ve nikâh olmaz. Ancak bunlar namazın ve nikâhın birer parçası olmadığı gibi abdest ve şahit namazı ve nikâhı zorunlu kılmaz.

&Şeriat: Geniş anlamda şeriat, ilahi irade tarafından öngörülen dini hükümler bütünüdür. Dar anlamda ise, yalnızca peygamberden peygambere değişime açık hükümler bütünü anlamında kullanılmaktadır. Ebu Hanife, peygamberlerin getirdikleri dinin tek, şeraitlerin ise çok

&Şer-i Mübeddel:  Yalan Hadisleri Peygamber’e atfetmek, Şer’i nasları keyfe göre te ‘vii etmekle Şer’i hakikatlarm değiştirilmiş şeklidir.(ki buna ne mecaz ne de te’vil yolu ile Şer’ ve Şeriat denemez)

&Şer’i Müevvel: Bir hükümler bütünü olarak şeriatın ictihadla elde edilen kısmını teşkil etmektedir. Şer’-i müevvel hükm-i hakim ve kavl-i müçtehiddir yani alimin hâkimin kararı ve müçtehidin sözleridir.

&Şer’i Münezzel: Bir hükümler bütünü olarak şeriatın nass(Kur’an ve Sünnet) yoluyla bildirilen kısmını teşkil etmektedir.

&Şeyhayn: Fıkıh literatürde Ebu Hanife ve Ebu Yusuf için kullanılan tabirdir.

&Şer’i Ameli Hüküm: Hüküm; bir durumun diğerine olumlu yada olumsuz olarak yüklenmesi (isnat edilmesi) demektir. Dinin kaynaklarından çeşitli yöntemlere başvurularak elde edilen “namaz farzdır” gibi hükümler şer’i hükümlerdir.

&Şura: Önde gelen hukukcu sahabelerin bir araya toplanarak atılacak adımlar ve alınacak kararlar konusunda onların görüşlerinin alınmasına denir. İctihaddan farklı olarak danışma esasına dayanır.

&Şerâi-i Sâlife: Geçen peygamberlerin şerîatleri, Kur’ân-ı Kerim’de inkâr edilmeksizin nakledilirse bu delil olarak alınır. Nasıl ki diyet hususunda Tevrat’ta nakledilenler Müslümanlakta da aynıdır. (Göze göz, dişe diş).

&Şehâdet-i Vicdan: Kalbin kanaat getirdiği şeyle amel etmektir. Bu, “Seni şüpheye düşüreni bırak da, kalbini tırmalamayanı al”. Hadîsine dayanır. Hâkimin kanaati mûteberdir.

&Şer‘î Şart: Şeriat yani islam bir şartın bir hükmün muteber olması için gerekli görmüşse buna denir.

&Şer‘ü men Kablenâ: İslam öncesi dinlerin hükümleri hakkında Kur’an ve Sünnet’te red veya onay yönünde bir açıklama mevcut değilse, Hanefîler dahil bir grup İslâm âlimi bu tür hükümlerin de üslümanlar hakkında da bağlayıcı delil olacağı görüşündedir.

&Şurut: Tarihi süreçte sözleşmeleri yazıya geçirerek güvenceye alan bügünkü noterlik kurumuna benzeyen kurumlara şurut denir.

&Tahsiniyyat: Ahlaki alanı içer. İnsanların durumlarının, üstün ahlak ve güzel davranış  nitelendirmelerinin, yüksek ahlaki değerlerin gerekli kıldığı durumlara göre olması demektir. Bir zaruret ve ihtiyaca ilişkin olmamakla birlikte güzelleştirme, süsleme, kolaylaştırma, gündelik ilişkilerde, adet ve muamelelerde en güzel yöntemlerin uygulanması kabilinden olan konular ise bu mertebede yer alır. Mesela temizlik ile ilgili hükümler

&Takriri Sünnet: Hz. Peygamber’in(s.a.v) sahabenin yaptığı güzel bir hareket karşısında güzel görüp sükût etmesidir

&Taharri: İnceden inceye araştırıp doğruyu bulmaktır. Kıbleyi bilmeyen kimse taharri eder. Gönlü nereye yatarsa namazını o tarafa dönüp kılar.

&Tahrime: İftitah tekbiridir. Bu tekbirle namaz dışında yapılması helal olan fiiller haram hale geldiği için tahrime denilir. Namazın rüknüdür. Kendisinin duyacağı kadar sesli alması farzdır.

&Tahyir: Yapıp yapmama konusunda serbest bırakmayı tahyir kavramı ifade eder.

&Ta’lil: Bir hükmün sebep ve illetlerini tesbit ederek ortaya çıkarma; kıyas anlamında kullanılır.

&Tadil-i erkân: Namazda rükû, secde ve bunlardan kalkışta vücudun sükûnet bulmasıdır. Vaciptir.

&Tatavvu: Yapıldığında mükafat verilen fakat terk edildiğinde ceza gerektirmeyen ibadetlere denir.

&Tarafeyn: Fıkıh literatürde Ebu Hanife ve Ebu Muhammed için bu ifade kullanılır.

&Tafsili Delil(Cüz’i Delil): Her bir davranışla ilgili hükmün dayandığı özel delil anlamındadır. Bir hükme delil olan tek bir ayet ya da hadis, tafsili delil niteliğindedir. Mesela “namaz kılın” ayeti, namaz kılmanın farz olduğunu gösteren tafsili bir delildir.

&Te’abbüdilik: İlleti anlaşılamayan ve talep edildiği şekilde yerine getirilmesi gereken vazifelere denir.

&Terike(Tereke): Ölünün geride bıraktığı ve mirasçılarına kalan menkul, gayr-i menkul şeyler.

&Tevliye: Üzerine kâr katmadan başkasına intikal ettirmesidir. İslam borçlar hukukunda bir malın maliyetine bir bedelle satılmasına denir.

&Teflik: ‘’Değişik mezheplerin hükümlerinden yararlanmayı, dolayısıyla değişik mezheplerin kişiye kolay gelen hükümlerini seçmeyi de ifade eder’’. ‘’Yani bir meselede birden fazla ictihadı birleştirip bu ictihad sahiplerinin hiçbirinin benimsemeyeceği mürekkep bir durum meydana getirme’’ olarak tanımlanan bir kavramdır. “Kumaşın iki kenarını birleştirip dikmek” anlamına gelir. Fıkıh ve usûl-i fıkıhta da bu anlamdan hareketle, farklı hükümlerin bir araya getirilmesini ifade eden bir kavramdır.

&Temlik: Bir malın mülkiyet hakkını başkasına verme, mülkiyeti nakil demektir.

&Temellük: Bir şeyi kendisine mal etme, mülkiyetine sahip çıkma demektir.

&Tevliye: Bir malı alış fiyatına satılmasına denir.

&Tesmiye: Her rekatte Fatiha’dan önce besmele çekmeye denir.

&Tevatür: Yalan üzerinde birleşmesi aklen mümkün olmayan bir sayıdaki topluluğun, yine kendileri gibi bir topluluktan nakilde bulunması anlamına gelir ve Kur’an bu şekilde nakledilmiştir.

&Toplumsal Düzen: İnsanların birbirleriyle ilişki kurmalarını sağlayan yapıya toplumsal düzen denir.

&Umumi Belva: Bir musibet veya sıkıntının herkesi kapsayacak şekilde yaygın hale gelmesine fıkıh dilinde umumi belva denir.

&Usûl-i Fıkıh: Fıkhın, delillerden hüküm elde etme metodunu inceleyen dalına denir. Başka bir tarifle, fıkhın tafsili delillerinden hüküm çıkarılmasını mümkün kılan kurallar, deliller veya bunların bilinmesini sağlayan bilim dalına denir.

&Ukubat: İslâm toplumunun mutluluğa erişebilmesi, bu toplum fertlerinin, İslâm’ın koyduğu kurallara aynen uymasıyla mümkün olur. Toplumun düzenini bozan, insan haklarını ve yasakları çiğneyen kimseler cezayı hak edecekleri için Kur’an bunlarla ilgili hükümleri de kapsamaktadır.

&Uşur: Gayri Müslim tacirlerden alnan ve bu günkü gümrük vergisine benzeyen bir vergi

&Vicdaniyyat: İnsanın zühd, rıza, sabır, huşu gibi içsel tutumları anlamına gelmektedir.

&Vücüh: İki veya daha fazla kimsenin, sermayeleri olmadığı halde ortak olmalarıdır. Bunlar kendi aralarında “Veresiye satın alıp, peşin satmak üzere, Allahü Teâlâ’nın takdir edeceği kara ortak olmak üzere ortaklaştık” derler.

&Vekâlet: Bir insanın kendisinin yapabileceği her hususta, vekil tayin edebilmesidir.

&Vücûp Ehliyeti: İslâm hukûkuna göre, kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetine ne denir?

&Va‘d ve Vaîd: Allah’ın emirlerine boyun eğip yasaklarından kaçınanların cennetle mükâfatlandırılacaklarına, buyruklarını terk edip yasaklarını çiğneyenlerin cehennemle cezalandırılacaklarına dair Kur’an’da pek çok âyet bulunmaktadır.

&Vadia(Vazi’a): Bir malı alış fiyatından aşağısına satma demektir. Zararına satış  anlamına gelen bir kavramdır.

&Yemini Münakide: Geleceğe ait bir işi yapmak veya yapmamak üzere yapılan bir yemindir. Örn:  Vallahi şu işi yapacağım veya yapmayacağım lafzını kullanarak yapılan yemin. Böyle bir yeminin hükmü, hins (aykırı hareket) halinde keffaretin vücubudur.

&Yemini Lağv: Geçmiş veya şimdiki zamana ait bir iş üzerinde öyle olduğunu sanarak yapılan yemindir. Örn:  Unutarak bir kişi binmediği halde “gemiye bindim” demesi gibi. “Vallahi, şu işi yaptım” diye yemin ettiği halde, o işi yapmamış olan, fakat yaptığını zanneden kimsenin yeminidir.

&Yemini Kâmus: Geçmiş veya şimdiki zamana ait bir iş üzerine bilerek yapılan yalan yere yemin etmektir. Bu yeminden dolayı keffaret yoktur. Büyük günahtır.

&Yöntem: Delil üzerine düşünmenin yollarını gösterir şeydir. Delil sadece Kur’an ve sünnettir. Delillerden hüküm çıkarmak için başvurulan çeşitli yolları ifade eder.

&Zaruriyat: Dinin, neslin ve malın korunması gibi en temel ve evrensel ilkeler yer alır. Toplumun varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için vazgeçilmez olan değerler demektir. Din ve dünya işlerinin varlığı için zorunlu olan bunlar olmadığı takdirde fesat ve kargaşanın doğacağı maslahatlardır. (din, can, akıl, nesil ve malın korunması)

&Zarûrât-ı Diniye: Peygamberimiz(a.s.)’in Allah tarafından tebliğ edip haber verdiği kesin olarak bilinen esas, hüküm ve haberlere denir. Kesin olarak bilinmesi ve inanılması gereken dini hükümler anlama gelir.

&Zerâyi: Vesile, yol anlamına gelir. Zerayi sonu helâl (izin verilmiş, dini açıdan uygun) bir eylem veya amaç olan vasıtaların helal, sonu haram (yasak, dini açıdan uygun olmayan) bir eylem veya amaç olan vasıtalarınsa haram olduğudur; yani kısaca harama götüren şey(ler)in haram (yasak) ve helale götüren şey(ler)in helal olmasıdır.